30 Nisan 2017 Pazar

Ne Bileyim Ben

Nisan bitti. Yani, bir kez daha bitti. İki önceki Nisan bitmemişti oysa. Belki de bir yerlerde hâlâ yaşanıyordur. Şüphelerim var.

İstanbul'a ikinci kez yerleşeli neredeyse beş ay oldu. Bu beş ayda annemle babamı iki kez, kızkardeşlerimi bir kez uğurladım. Ondan öncekilerde uğurlanan çoğunlukla bendim. Üniversiteye başladığım yıllarda ben hep giden olurdum. Yolun uzunluğundan dolayı gitmek zor gelirdi (bahane gibi bahane).

Uğurlayan, yola koyan, geride kalan olmak daha zormuş sanki. Bu eylemsizlik hali insanın üzerinde, içinde bir çeşit yoğunluk olarak birikiyor. Evdeki hava insana baskı yapıyor ilk anlar. Sonra sonra tabii alışılıyor tekrar.

Alışmak da neresinden baksam akıl erdiremediğim kavramlardan biri. Hiçbir şey geçmez gelirken bir bakıyorsun ki zaman geçmiş ve alışmışsın. Konu ne olursa olsun... Yani, gerçekten saçma. Dikkat ettiniz mi, benim anlamadığım her şey saçmadır. Çünkü saçma olmasa ben anlardım. O kadar da anlayışsız değilimdir çünkü. Şimdi anlamadığım bir şey zamanla benim için anlaşılır olduğundaysa kabahat tamamen zamanındır. Madem elinde böyle bir güç vardı vaktinde de anlamamı sağlayabilirdi. Hiç!

Ya, benim canım sıkılıyor. Ev çok sessiz kaldı birden.

Geçenlerde okuduğum bir fıkrayı anlatayım da neşeleneyim biraz. Trabzonspor'un maçlarının birinde amigo, taraftarlara dönmüş ve demiş ki 'Atmiş pirinci takkada sessuzluk istiyrum, ona göre. Anladunuz mi?' Herkes kafasını sallamış tabii. Dakikalar 61'i gösterdiğinde tüm tribün tezahürattan inlemiş SES-SUZ-LUK, SES-SUZ-LUK diye.

Şimdi kimilerinize yav he he gibi geliyor olabilir ama bu gerçekten yaşanmış olsa hiç şaşırmazdım. Çünkü Trabzonlu olmak ve yöre insanını tanımak bunu gerektirir. Kaldı ki fıkrada asıl gizli nokta herkesin anlaşıldı şeklinde kafa sallaması. Çünkü bizim orada birisine bir şey anlattığınızda 'Anladın mı?' diye sorarsanız halt etmiş olursunuz. Onun onu anlamaması diye bir şey söz konusu değildir. Olsa olsa siz anlatamamışsınızdır. O adam anlamamış olsa da sittin sene size anlamadım demez. Dili dönmez. Alacağınız en hafif tepki 'yabayin habu manyağa, göya da niye anlamaycum' falan olur. Hadi, o olmadı, şu olur: sizin dediğinizi aynı anlama gelecek şekilde farklı kelimelerle anlatır.

Bu son dediğimle ilgili şöyle bir anım var. Bundan yaklaşık on beş sene önce (bu kelimeleri yazarken olmayan saçlarıma aklar düştü, on beş senelik anı nedir ya) Boztepe'de (Trabzon) dedemlerdeyim. Komşunun oğlu var, Fatih. O zamanlar Fatih olsun olsun da yedi sekiz yaşında falan olsun. Nerden bulmuşsa elinde bir güvercin var. Ama bir terslik de var, güvercin hareket etmiyor. Dayım camı açtı, Fatih'e seslendi. Fatih geldi. Aradaki soruları hatırlamıyorum ama hafızama yer eden kısmı şurası: dayım Fatih'e şöyle bir soru sordu güvercinin hareket etmediğini görünce: 'Ölmüş mü?'. Fatih'in cevap aynen şuydu: 'Yok, gebermiş.'

Ahahaha, tabii, biz ölmekle gebermenin farkını bilmiyor da olabilirmişiz. İşin kötüsü, dayım kesin sormuştur aradaki fark ne diye de hiç hatırlamıyorum. Kahkaha esnasında beynim kısa devre yapmış sanırım. Fatihçiim, şans eseri tarihin birinde burayı okursan kucak dolusu sevgiler...

Hazır mayasıl vurmuşken (bu da bizim oralardan bir deyiş) son bir anımı daha anlatmak istiyorum. Aslında bunu yaklaşık üç sene önce ilk yaşadığımızda yazacaktım, hep üşendim. Bugüne kısmetmiş.

Öğle yemeğine çıkmışız adaşla, Yeniköy'deyiz. Kuruyemişçinin yanında Mehmet Abi vardı o zamanlar, döner falan yapardı. Geçtik, oturduk bir masada. Siparişimizi verdik. Biraz sonra kuruyemişçinin önüne gerçekten lüks bir araba geldi. Şoför indi, dolaştı, gitti kapıyı açtı. 1080p gözlüklere sahip bir kadın indi arkadan. Kuruyemişçiye bir yönelişi var, sanırsın hepimiz o geçebilsin diye dekoruz. Şaka şaka, arabayı kıskandığım için abartıyorum. Kadın baktı kuruyemişçi kapalı. Nerde yahu bu gibisinden bakınırken Mehmet Abi yardımcı oldu ve kuruyemişçinin cumaya gittiğini söyledi. Kadın sordu: 'Ne zaman gelir?'. Mehmet Abi yanıtladı: 'Cuma bitince.' Kadının yüzündeki bakışı hiç unutmuyorum. Sanki Klingonca küfür etti Mehmet Abi. Anlatınca aynı etkiyi vermediğini seziyorum ama olay yaşandığında mahvolmuştuk. Mehmet Abi, sen de şans eseri burayı okursan ellerine sağlık tüm yediklerimiz için.

Olur da sonraki Nisanlarda burayı okursam kendime de selam ederim. İnanmazsın ama biten Nisan yapmışlar. Hadi yine iyisin.

Arrivederçi.

26 Mart 2017 Pazar

-mişler, -mişim

Sanki beni almışlar, saklamışlar bir gölgeye, önüme de set çekmişler olan bitenle. İzle demişler. Bak demişler, ne kadar basit, görüyor musun? Ama sen yapamayacaksın. Yapmana izin vermeyeceğiz. Nasılını bileceksin. Zaten bilmesen bu denli yük olmayacak sana. Ama yapamayacaksın. Yapamamanı sağlayacağız. Göreceksin, bileceksin, anlayacaksın; lakin yapamayacaksın. Bu yük, senin. Onunla ne yapacağın da senin kim olacağını belirleyecek. Ona göre... Gıkımı çıkaramamışım.

Sonra yine almışlar beni, işleri yok ya başka. Nankörsün demişler. Bu sefer tam itiraz edecek gibiyken dinle demişler, dur demişler avuç içlerini bana doğru kaldırarak. İşaret evrensel ya, durmuş ve dinlemişim ben de bir Dünya vatandaşı olarak. Bana sorsalar ki sormamışlar, boş konuşmuşlar. Ben söyledikleri şeyleri zaten biliyormuşum. Bakmışım ki anlatamayacağım, hani oldu da becerdim, anlattım; anlamayacaklar. Kaldı ki bir mucize eseri anlatabilmiş olsam, onlar da anlasa bu kez değerinden düşecekmiş; bırakmışım. Pes mi etmişim? Ne münasebet! Vazgeçmişim.

Beni almaya geldikleri bir başka seferinde beni bende bulamamışlar. Başka bir yerdeymişim. En azından onlar öyle düşünmüşler. Çünkü belki de başka birisindeymişim. Beklememişler kendime gelmemi. Halbuki ne de şoka uğramış bir ifadem olur kendime geldiğimde. Beklememişler, bilememişler, görememişler, körmüşler. Sonra yine gelirlermiş. Yolgeçen hanıymışım.

Bir gün gelecekmiş, bu sefer ben onlara gidecekmişim çat kapı. Bakacakmışım ki meğer onlar değilmiş, oymuş. Tekmiş. Birmiş. Varmış. Oymuş. Oradaymış. Hep oradaymış. Kör olan benmişim. Anlamayacak, neden gittiğimi unutacakmışım. Geri de dönemeyecekmişim. Bir ayağım dışarıda, bir ayağım eşikte, bedenim arafta kalakalacakmışm öylece. Ötesini bilmeyecek, merak da etmeyecekmişim. Ederi neyse, bekleyecekmişim. Razıymışım.

12 Mart 2017 Pazar

Mâra

Bu hafta sonu Yeniköy'de yağmur vardı. Yer yer çise, yer yer yağmur; ama hep bir ıslaklık. Sıcak havayı sevmeyen birisi olarak bu güzel havayı değerlendireyim dedim ve evden çıktım. Böyle deyince açık hava ticaretine başlayacakmışım gibi oldu. Yok, öyle değil.

Dün de yine kendi çapında bir cumartesiydi. Aynı üç demir kapıyı takip ederek çıktım yola. Yürümeye başladım. Belki de hayatımda ilk kez amaçsızca, ille de bir yere gitmek için değil, öylesine yürümeye başladım. Sahil boyunca ilerledim. Ne çok insan var. Herkes var. Evdeyken görmüyor insan. Ciddiyim.

Belli bir süre gittim ve baktım ki kırk beş dakika olmuş. Bu yolun dönüşü de var dedim. Kendime böyle küçük tehditler savurmayı severim. Anında çark ettim ve karşının kaldırımına geçtim. Böylece gelirkenki rotamı ve hayali beni izleyebilecektim. Bunu sıklıkla yaparım. Aslında bilinçli yaptığımı da sanmıyorum. Konuşurken de olur, yaklaşık kırk beş derece açıyla karşıdan bir yerden içinde bulunduğum ortamı izlerim. Kendi üzerimdeki bu göz hapsi ara sıra işime yarasa da bazen sıkıcı olabiliyor. Çok değişik bir tür psikopatım.

Bu yürüyüş benim için çok verimli oldu. Hayatım boyunca kendi zihnimde bir şeylerin yapılabilirliğine çektiğim o büyük duvarı fark ettim, daha doğrusu aslında artık o duvarın var olmadığını fark ettim demem daha doğru sanırım. O ilk adımı atana kadar çok zor gelir ama attıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelir konusu var ya, işte evren o konuda çok haklı. Ne olacaksa olmalı. Olmaması için ertelenen süre eninde sonunda kişinin kendisine yük olarak geri dönüyor. Ciyzıs krayst, bunları aşmalıyız.

Tıkandım. Aslında kafamda bir şeyler var ama yazıya dökecek kadar sıraya koyamıyorum. Yazmak da istiyorum. Çünkü şu vakit tam olarak bunun vakti. Her şey müsait. Göz göze geldiğim eşyalar kulağıma bir şey fısıldamıyor. Sanırım aklım hala Mâra'da. Bu yazıya başlamadan önce tekrar okumuştum. Tuhaf ve de mistik bir yanı olan Asaf Halet Çelebi'nin belki de en sevdiğim şiiri. Bilmemek bilmekten gerçekten iyi midir? Düşünmeden yaşayabilir miyiz? Bunların kesin olumlu yanıtları olduğu bilsem anında kabul eder miydim? Olasılıklardan hoşlanmıyorum, belirsizliklerden de. Çok fazla seçeneğimin olmasını da sevmem zaten.

Ben aslında buraya çok fazla şey yazabilirim ama başlangıçta bu bloğu ismen açmakla hata etmişim. Ne temasını, ne havasını, ne suyunu değiştirmek istemediğim için de kıyamıyorum. Bilgisayar mühendisiyim ve sanal benle aramda duygusal bir bağ var. Allah başkar dert vermesin dediğinizi duyar gibiyim. Amin.

Mâra'yla bitirelim. Bu güzellik burada bulunmalı şüphesiz.
bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur

seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri

yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın

tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım
mâra

başım omzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık

12 Şubat 2017 Pazar

Bir Cumartesi

Uyandığımda saat neredeyse on iki olmuştu. Bir cumartesiye başlamak için çok ideal diye düşünerek kalktım yatağımdan. Kalktım yataktan da diyebilirdim ama yatağımı seviyorum, o yüzden yatağımdan dedim. O sahipliği yatağım da hissetsin istedim.

Baktım damacanalar boşalmak üzere. Modern zamanlarda bir şehirde yaşıyorsanız musluktan akan suya para verirsiniz ve o suyu içemezsiniz çünkü. Bu işi yapan firmalar var. Arıyorsunuz, kapınıza kadar getiriyorlar. Daha önce defalarca kez aradığım için tecrübeliyim. Aradım hemen. Hiçbir insanla iletişim kurmadan iki damacana su siparişi verebildim.

Salona geçip televizyonu açtım ve müzik kanallarına bir göz attım ve beğenmedim. Yani, gerçekten beğenmedim. Sadece, anlayamıyordum. Neyse ki bilgisayarım da televizyona bağlıydı. Daha önce beğendiğim müzikleri eklediğim bir liste kestirdim gözüme ve oynatmaya başladım.

Mutfağa dönüp kahvaltı tepsimi aldım ve salona döndüm. Tam kurulmuşken aklıma Murphy geldi. Dedim demek ki şimdi su gelecek. Yaklaşık otuz saniye sonra telefonum çaldı. Su gelmişti.

Kahvaltıydı falan derken saati iki edince ne yapsam diye düşünmeye başladım. Geçen hafta kardeşlerimin aldığı koyu yeşil renkli (kesin özel bir adı vardır o rengin) pantolonun terziye verilmesi lazımdı. E, meyve de alacaktım? Modern zamanlarda bir şehirde yaşıyorsanız meyveyi de parayla almanız gerekir çünkü.

Koyu yeşil pantolonu ve bir de emsal teşkil edecek yedek pantolonu sırt çantama koydum, kulaklığımı taktım ve evden çıktım. Üç tane demir kapıdan geçtim ve anayola çıktım. Tam karşımda mezarlık, mezarlıkta bir kalabalık. Yaşıyor oluşumu gizlemeye çalışarak bakışlarımı önüme sabitledim ve terziye doğru yola koyuldum. On beş metre sonra terzideydim. Maceralara bayılırım.

O gün kendi sesimi ilk kez terzide duydum (sucuyla konuşmadık desem yeridir çünkü) ve bu beni oldukça şaşırttı. Sabah (tamam, öğlen) kalktığımda saçma sapan sesler ve şarkı denemelerinde bile bulunmamış olmam gerçekten ilginçti. Kulaklarımı sesime bu denli hasret bırakmama konusunda beynime bir uyarıda bulundum ve emsal teşkil eden pantolonumla beraber terziden çıktım. Artık kulaklıklarımı takmak istemediğimi hissettim. Zaten mezarlıktaki kalabalığı gördüğümde ufak bir vicdan azabı yaşamıştım.

Dönüş yolumda ikinci el eşyalar satan bir hanımefendi var, ona uğradım. Meğersem yanıbaşımda ufak çaplı bir sahaf varmış da haberim yokmuş. Altı tane kitap aldım hiç planda yokken. Çoğu benden yaşlı. Ciltleri solmuş, sapsarı. Kitap kokusu. İsterseniz kartımı vereyim size, ararsınız kitap var mı diye dedi. Yok dedim, almayayım. Benim için de evden çıkmaya bahane olur. Yakınlarda oturuyorsunuz herhalde dedi, ara sıra görüyorum sizi. Onayladım. Ben hafta sonları uğrarım artık dedim. Ne tür kitaplar sevdiğimi de az çok anladınız, saklarsınız. Olur dedi. Vay canına, gömülü hazine bulsam umrumda olmaz ama söz konusu kitap olunca bir sevindim. İyi günler diledim ve uzaklaştım.

Mezarı sağımda bırakarak yol boyunca denize doğru ilerledim ve markete girdim. Meyvelerimi aldım (elma, portakal ve muz) ve farklı bir yoldan eve dönmek üzere marketi ardımda bıraktım. Tabii ki önce ücreti ödedim. Lütfen insanı zan altında bırakmayalım.

Olabildiğince ağır adımlarla ilerleyerek yürüdüm ki bu benim için tarifi zor bir güzellik. Havanın, gelen geçen araçların ve birtakım insanların sesleri eşliğinde eve döndüm. Saat neredeyse dört olmuştu.

Bir şeyler izleyeyim, yemek yiyeyim gibi telaşlara kaptırdım kendimi ve yatma saatini buldum. Gözüme bir iki kitap kestirdim ve yatağıma gitmek üzere yola koyuldum. O da nesi? Elektrikler kesildi. Gelirler herhalde birazdan dedim ve inatla yatağıma gitmeye devam ettim. Gittim de.

Elektrikler gelmedi. Bir saat telefonla uğraştım, yine gelmedi. Bir saat olur olmaz hayaller kurdum, senaryolar ürettim, eskileri andım, döndüm durdum; elektrikler yine gelmedi. Bu cumartesiye yakışmayan bir final oldu. Modern zamanlarda yaşıyorsanız para verdiğiniz elektrik her an kesilebilir çünkü.

Bir dahaki sefere yanıma havlumu da alıp üç demir kapıyı geçtikten sonra anayolda otostop çekmeyi denemeliyim. Antik çağlarda yaşayan gezegenlereden birine ait bir uzay gemisi gelir belki. Modern zamanlar beni pek açmıyor zira. Ruhum antik.
 

13 Ocak 2017 Cuma

Geçmişli Zaman

"Zaman beni değiştiremezdi ki, zaman, ona ayak uyduranı değiştirir."
(Şule Gürbüz - Zamanın Farkında)

Beni değiştirdi. Oysa, hiç de ayak uyduramamıştım.

...

Sonsuz günler boyunca aynı yerde oturup aynı duvara, aynı saate bakmıştım. Saat ilerlemiyor, duvar hareket etmiyordu. Değişmiyordum. Hiçbir şey değişmiyordu.

Etrafımda hareket halinde insanlar vardı. Geliyor, oturuyor, bakıyor, soruyor, soruyor ve soruyorlardı. Ağızları sussa gözleri konuşuyor, dilleri sussa bakışları soruyordu. Asalet soru sormamayı bilmektir demişti ya birisi, bizim oralara asalet hiç uğramamıştı. Öyle ki yolu düşecek olsa dünyaya geldiğine pişman olurdu. Sonra nereden akıllarına esiyorsa bu insanlar gidiyorlardı. Gidebiliyorlardı, tıpkı gelebildikleri gibi.

Takvimler inceliyor, günler uzuyor, hava ısınıyordu. Çocuklar inanılmaz bir hızla büyümeye devam ediyor, daha da ilginci hayatlarında hiç yapmadıkları bir şeyi yapmaya, konuşmaya başlıyorlardı. Çocuklar, acımasız oluyordu. Çocukluk, aklına geleni ardını düşünme gerekliliğinden muaf bir şekilde sorabilmekti.

Uçaklar kalkıyor, iniyor; havaalanı görevlileri kucağıma hayatım boyunca unutamayacağım anılar bırakıyorlardı. Sonra unutacaktım, inanmıyordum. Düşüyordum, biliyordum. Değişiyordum, fark etmiyordum.

Birisi kulağıma sinsice fısıldamış gibi hayatın hızla akıp geçtiğini ve onu kaçırdığımı düşünüyordum. Deliremiyordum. Aynı yere dönüyordum. Hep aynı yere dönüyordum. Duvar aynı, saat aynı, sehpa aynı, kapının açısı aynı, halının kıvrılışı aynı, yük aynı...

...

Daha şimdiden silikleşmeye başlayan onca hatıra. Adeta bir şey oldu ve bugüne ışınlandım. Kendime söz verdiğim geceler hatırlıyorum hayal meyal. Anlamıyorum. İnsanım, sormadan edemiyorum, madem böyle olacaktı o zaman ne gerek vardı? Gerçekten anlamıyorum. Bu hal beni hissizleştiriyor. Herhangi bir şeye tepki veremiyorum. Şaşırmıyorum örneğin. Sanki beni hiçbir şey şaşırtamazmış gibi geliyor. Ufak tefek anlar oluyor nadiren, bir şekilde adrenalin basıyor bütün vücudumu ve kalbimin atışını tekrar ağzımda duymaya başlıyorum. Aa, diyorum, evet, böyleydi. İşte, buydu! Böyle oluyordu! Uyanık olduğum her anım böyleydi. Küt küt, küt küt, küt küt... Demek ki diyorum, geçmiş. Üzülüyorum. Çok da uzak olmayan bir geçmiş zamandaki yansımalarımdan birisi bana küfrediyor. Seviniyorum. Bırakıyorum.

Kalkıp kendime bir çay koyuyorum.