23 Temmuz 2017 Pazar

Sayıklamalar

"Bu dünyada hiçbir şey kalıcı değil; sorunlarımız bile." (Charlie Chaplin - Monsieur Verdoux)

İçimde bir sıkıntı var, üstümde bir ağırlık. Uyuyamıyorum. Sayısız kez dönüyorum. Kalkıp dolaşıyorum evde. Işıkları yakmadan mutfağa geçebilirim. Dolabı açıp bir süre anlamsızca bakıyorum ve kapatıyorum. Zaten ışığı da gözümü kamaştırdı. Derin bir nefes alıyorum. Diyaframın üstündeki o eşiği geçen nefeslerden. Kesin bir adı vardır bunun. Öğrenmem lazım. Gereksiz tavafım bitince yatağa dönüyorum. Oturuyorum. Adının yatak olması üzerinde oturamayacağım anlamına gelmez, gelmemeli. Benim canım sıkkın. Gene gelmişler demek ki. Uykum var. Hem şimdi uyumazsam düzenim bozulacak. Hafta içi kendime küfredip duracağım. Yatıyorum, tekrar. Soluma yatmakla ilgili problemlerim var. Halkalar. Halka değil filler. İçimde tepiniyorlar. Sıcak. Sevmiyorum. Olmayacak belli ki. Gece lambasını yakıp kitabıma uzanıyorum. Bir Gün Tek Başına. Bir gün. Kenan, sen tam bir malsın. Senin tek sorunun o ufak dayakla karakoldan sıyrılabilmiş olman. Bak bak, laflara bak. Günsel çekip vursa seni kahkaha atardım şimdi. Sunturlu bir küfürle bundan da sıyrıldın. Suntur. Cümle içinde kullandım. 23 Temmuz 2017 Pazar, gece yarısını biraz geçe. Kapatıyorum kitabı. Tavanı izliyorum, duvarları, kesişen noktaları, gölgeleri. Ne olduğunu biliyorum. Derinlemesine düşünmek istemiyorum. İşime gelmeyecek. Kaçıyorum. İşkence uzuyor. Işığı kapatıp sağıma dönüyorum. Yastığın kılıfını yıkamıştım, kurumuştur. Yarın takayım. Yarın. ... Ne yapıy... Gözümü açıyorum. Saat 07:38. Pazar günü bu saatte kalkılmaz. En azından bu saate dek uyuyabilmişim. Sıkılıyorum. Doğruluyorum. Bir Gün Tek Başına. Dün değil miydi o? Balkona çıkıyorum. Gene sıcak. Bahçede bir kertenkele ilişiyor gözüme. Adını Corç koyuyorum. Kuyruğu kaptırmışsın Corç. Uzun bir gece miydi? Evet evet, benim de. Kahrolası uykum gecikti. Planladığımız saatte planladığımız yerde değildi. Söylesene Corç, adını Nakamura koysam da benle böyle mi konuşacaktın, ha? Ohayogozaymas, Nakamura-san. Çk, Uzakdoğu havamda değilim Corç. Kendime uzağım daha çok. Sen de bir kertenkele için oldukça gevezesin. Şuraya bi' masa mı atsak, ne dersin? Peki, peki, benden de selam söyle. Üzümler neredeyse olacak. Güneş de balkonu geçti. O masa buraya atılacak. Atılıyor. Atıldı. Bunlar yazıldı. MFÖ eşlik etti. Bu ne biçim hikaye böyle...
 

9 Temmuz 2017 Pazar

Londra İzlenimleri

Merhaba,

İlk yurtdışı gezimden ve izlenimlerimden bahsetmek istiyorum. Blog benim olduğu için bir beis görmüyorum. Gerçekten uzun ve zevzek bir yazı olabilir, mesuliyet de kabul etmiyorum. Tüm sorumluluklardan kaçındığıma göre başlayabilirim.

İşle ilgili bir etkinlik için genel müdürümüz, alemin kralı, patron gibi ama değil gibi de Serdar (ya burayı okuyacağı yok, ne yağcılık yaptım gereksiz yere) dedi ki yürüyün, Londra'ya gidiyoruz. Dedim ben o kadar yolu yürüyemem, uçak ayarlıyorsan gelirim. Dedi ki uçak kölen olsun, vizeni bile alacağım. Ciiyzıs Krayst dedim, sana geliyorum.

***

16 Mayıs Salı akşamı biz (Şirin the Aslan ve ben) çıktık İstanbul'dan ve Londra Heathrow Havaalanı'na indik. Sorunsuz bir şekilde pasaport kontrolüne kadar geldik ve kalabalığı görünce ooww yeeah dedik, böylece İngilizce siftahımızı yapmış olduk. Tam o anda karayağız bir abimiz dedi ki sör (efendim) dedi, pliiyz (Allah aşkına) dedi, buradan buyurun. Dedim Şirin gelmeden şuradan şuraya gitmem. Dedi of kors (öyle ya), dedim tamam o zaman. Pozitif ayrımcılığa inanan ve bu ayrımcılığı destekleyen birisi olarak bu kibar hareketine teşekkür ettim ve onlarca kişinin önüne geçtik. Van Damme'ın yaşlanmış haline (gerçi Van Damme zaten yaşlandı) benzeyen bi' dayıya denk geldik. Niye geldiniz dedi? Bu soruyu hep duymak istemiştim. Şöyle derin bir nefes aldım ve cümle kuramadım ilkin, haha. Neyse ki Şirin yanıtladı. Adam Salesforce'u duymamış olacak ki biraz izah etmek durumunda kaldık. Kazasız belasız geçtik. Şirin'deki potansiyeli sezmiş olacaklar ki onun parmak izini aldılar, benimkini almadılar. Anladı tabii adam, insan sarrafı, ne zararım dokunacak Elizabeth'e.

Türkiye'deyken havaalanı için bir araç kiralamıştık bizi otele bıraksın diye. Hintli bi' arkadaş geldi, Zack. Arabaya bindik. Bir süre bütün araçlar üstümüze geliyormuş gibi hissettim. Trafiğin bize göre tersten akması hakikaten insanın kafasını karıştırıyor bir süre, benim kafamı karıştırdı en azından. Otele epey mesafe vardı. Bir ara kendi aramızda şu nehrin ismi (River Thames) nasıl okunuyor diye konuştuk. Emin olamadık. Dedim Zack'e bi' soralım. ZAAACK diye bağırmış bulundum. Ortam çok sessizdi ve kontrol edemedim sanırım, araba bir an yalpaladı. Sonra güç bela muhabbeti toparladık da sorduk nehrin doğru telaffuzu nedir diye. Rivır Tems'miş. Ama köken itibariyle gerçek İngiliz olan yerli halkın bir kısmı Rivır Teymis gibi de okuyabiliyormuş.  Zaten mantıklı olan da oydu, rivır tems.

Otele vardık ve Şermin'le buluştuk. Zaten Şermin'le Türkiye'de pek görüşemiyorduk. O bizden bir gün önce gelmişti. Gurbet elde daha çok vakit geçirdik açıkçası. Otelin yakınında Cask diye bir mekan vardı, yeme içme siftahını da orada yaptık.

Londra'ya dair dikkatimi çeken ilk ciddi konu ise orada oldu. Çok fazla sayıda mekan gece 11 deyince kapatıyor. Londra'nın göbeği, tüm mekanlar (pub'lar) kapanıyor adeta. Medeniyet dediğin sessiz sakin kalma hakkı demek ki biraz da.

***

Sonraki sabah (17 Mayıs Çarşamba) erken vakitte kalktık ve ilk etkinliğe katılmak için St. Paul taraflarına gittik. Allah'ım, bir katedral yapmış adamlar ki mimari dediğin ancak bu kadar etkileyici bir şey olabilir. Neyse ki etkinlik katedralde değildi, oteldeydi. Şimdi de sıra Londra'da yaşadığım ilk dumur olaya geldi. Zaten bir şeyler yaşamadan dönmek olmazdı.

Sabah erken gitmiş bulunduk biz. Kahvaltılıklardan atıştırıyoruz. Ben bir masanın başına gittim, poğaçalara bakıyorum. Böyle sarımsı renkli bir şey var, dikkatimi çekti. Masa başındaki görevli arkadaşa sordum 'is it cheese?' (peynirli mi bu?) diye. Tatlı dedi adam. Anlamadım. Hiç duymamışım öyle bir İngilizce kelime. Bir daha sordum, gene tatlı dedi, gene anlamadım. Ok (hee) dedim ve kös kös yerime döndüm. Tatlı nedir ya diyorum, öyle İngilizce kelime mi olur? Biraz sonra bir çay rica ettik, getirdi yine aynı arkadaş ve bu kez giderken 'afiyet olsun' dedi. Lan?! Afiyet mi olsun? Jeton orada düştü. Adam Türkmüş, adı İbrahim. Meğersem bana da abi o tatlı ya diyormuş ismimi görünce. İlerleyen saatlerde konuştuk kendisiyle. Altı ay kadar önce bırakmış her şeyi, Londra'ya yerleşmiş. Aslen grafikermiş ama Türkiye'deki iş şartları sebebiyle şansını orada denemiş. Güzel insan İbrahim, selam olsun.

Bu arada otele geldik dedim ama nasıl geldik? Metro ile geldik. Londra'nın malum 6 (yanlış hatırlamıyorsam) dereceli bir (zone diyorlar) metro hattı var. Yarıçap mantığında bir nevi, şehrin göbeği Zone 1, azıcık dışı Zone 2 şeklinde. Gitmeden önce de epey namını işitmiştik, adamlara hak verdim, başarılı. Yalnız sonraki akşamların birinde yine orada tanışacağım Murat Abi'nin de dediği gibi İngiltere'de adeta tüm yatırım Londra'ya yapılmış, diğer şehirler yanında köy gibi kalıyormuş. Size de bir yerlerden tanıdık geldi mi?

Etkinlik tüm gün sürdü. Çantalar falan kazandık. Sanki etkinliğe değil de define avına gitmiş gibiydik. Fotoğrafçı bir amca vardı. Benim çantayı kaptığı gibi boşalttı, bir yandan da soruyor bakabilir miyim diye. Neymiş, Şirin'in fotoğrafını çekecekmiş. Neymiş, etkinlikte çok az kadın varmış da ille de o yüzden onu çekmeliymiş. Tabii, buldu gül gibi Şirin'i. Şirin, naber? :)

O günün akşamında yemek verildi, yakın bir yere gittik on kişi kadar bir kafile. Polonyalı bir Chris'le tanıştık. Çok konuşkan bir insan kendisi. O kadar çok şeyden konuşuldu ki şu an hiçbirini hatırlamıyorum. O akşama dair hatırladığım en önemli şey ilk kez sütlü çayı orada denemem oldu. Af edersin Elizabetçiim ama bu çay falan değil. Ona sütü dökünce tat falan kalmıyor onda, bambaşka bir şey oluyor. İçtim ama hiçbir şey anlamadım. Gerçekten...

Biz yiyeceğimizi yedik, içeceğimizi içtik ve olaysız dağıldık. Otele geçtiğimizde bu kez Yeşim ve Can geldi. Can için aslında apayrı bir yazı yazmalıyım. On numara bir insandır kendisi. Thanksgiving'de Georgia'da Salesforce stajları yapmış birisi. Hahhaa, işe ilk başladığında böyle konuşuyordu. Şimdi de Karadeniz ağzı ile konuşmaya çalışıyor ama beceremiyor. Ama azimli, sevdiğimiz, gerçekten sevdiğimiz bir arkadaşımız.

Can'ın Amerika geçmişi olduğu için gelir gelmez başladı yok mu ya burda Hint lokantası falan diye. Valla varmış, bulduk bir tane. Acılı köri soslu bir şey yedi ki ben takdir ettim, güzel yapıyor adamlar.

O günü de öyle noktaladık. Ha, unutmadan, o gün de şunu fark ettim ki İngiltere'de sparkle water (gazlı su, soda gibi bir şey) diye bir muhabbet var. Bizim içtiğimiz suya still water (sade su) diyorlar. Arkadaşlar uyarmasa yanıyordum sanırım, dikecektim su diye bir şişe gazlı içeceği. Sonra olaylar olaylar...

***

Düşünün ki ancak iki günü anlattım ve anlatmam gereken dört gün daha var. İnanmazsınız ama şu an kırk beş dakika oldu bu yazıya başlayalı. Biter herhalde bir ara.

***

Perşembe (18 Mayıs) kalktık, cümbür cemaat şehrin bir ucundaki Excel Forum diye bir yerdeki asıl etkinliğe gittik. Tüm gün oradaydık. Büyükçe bir alan, dolaş dur. Gün boyu oturumlar vs. Çok verimli bir gün oldu açıkçası. İnsanın ufku genişliyor, özellikle de benim gibi ufku dar birisiyseniz. Teknik konular bu yazının ilgi alanına girmiyor. O yüzden etkinliğe dair anlatabileceğim çok bir şey yok.

Şunlar olabilir ama: Astro diye minik bir arkadaş var. Etkinliğin bir kısmında belirli görevleri yerine getirenlere diyelim bu peluş Astro'dan veriliyordu. Ya dedim, naaabıcam Astro'yu? Hani bi' Cenifır falan olsa neyse... Oradaki görevli arkadaş dedi ki olur mu ya, al, bana verirsin. Adı Anjie'ydi yanlış hatırlamıyorsam. Dedim olur, I mean why not? Gülüşmeler falan... Aldım ben o Astro'yu. Sonra da gittim sözümde durdum. Beklemiyordu sanırm. Are you serious? (Yhaa qerizekalı) dedi. Dedim No, I'm Severus. Hahaa, şaka şaka. Of course I'm serious (ne sandın?!) dedim. Yiğidin harman olduğu yerden geliyorum. Gerçi orası Sivas'tı ama olsun, Trabzonlu da insandır en nihayetinde. Güzel bir anı oldu bence.

Vakit ilerledi, Can geldi bir ara bir yerden. Bir çanta hediye tokuşturmuş çantasına. Abi dedi, şu yukarıda bi' stant var. Sertifikası olana tişört veriyorlar. Aa dedim, o zaman gidelim, bana da alırız. Gittik, 60lı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim beyaz saçlı bi' amcamız görevli olarak duruyor. Dedim böyle böyle, ben o tişörtten istiyorum. Sertifikan var mı dedi. Bana dedi. Buna inanabiliyor musun Sevinç?! Açtım doğrulama sayfasını. Email'imi girdim. Ayıptır söylemesi, bir adet iyi sertifikam var. Birkaç yılımı aldı almak. Adam bunu görünce yumruğunu göğsüne vurup barış işareti yaptı ve 'Respect' dedi. Açıkası gururum okşanmadı değil. Çünkü ben Serdar'ı ikna edememiştim onun o kadar önemli bir sertifika olduğuna. Yalnız tişörtlerden sadece XXL olanlar kalmış. Hani bizim yörede haşa çuvalı dediğimiz cinstendi. Yine de aldım. Serdar'a verdim, evde giyilir en azından.

Akşam olunca kokteyl başladı. Kevin diye birisiyle tanıştık. Aslen Londralı ama Avustralya, Sydney'de yaşayan birisi. Yarım saat kadar konuşmuşuzdur sanırım. O da güzel bir anı olarak yer etti bende. Havadan sudan, müzikten, Sydney'deki hayatından falan konuştuk. Böyle anlar için yurtdışına çıkmış olmak önemliydi gerçekten. İletişim, farklı kültürden birileriyle ortak noktaların olması, onlar hakkında fikrini beyan etmek, karşındakinin katılmasa da anlıyorum ama öyle düşümüyorum demesi (bizim buralarda neredeyse hiç olmayan bir şey, malum)... İnsanlık şart.

Excel Forum'dan çıkınca Serdar bizi suşi yemeye götürdü adını hatırlamadığım bir yere. Ordan da Nicholson's diye bir pub'a geçtik. Peki, nasıl geçtik? Yürüyerek. Daha doğrusu ya ne tarafa gitsek diye dolaşırken sokağın ortasında bu tarafa gidin diye bir ses duymuş Canlar. Biz arkalardaydık o sıra. Polis ya da polisimsi bir görevli Türk'e denk gelmişiz meğerse. İlginç bir yer Avrupa. Her yerde Türk var. Sokakta ağız dolusu bir küfür edeyim diyemiyorsun mesela. Ha, tabii, küfür gene etmeyelim de ben şimdi gün içinde buradayken BULLSHIT diye yüksek sesle tepki gösterebilirim çekinmeden. Ama orada ı ıh, yemiyor, yemedi.

Nicholson's'dan çıkarken (bunu, sırf ilerleyen yıllarda lazım olursa hatırlaması kolay olsun diye yazıyorum) Şermin kendine bir köle tuttu ve at arabası niyetine bisikletle onu götürecek birisiyle döndü oteline. Hahaha, çok ilginç bir sahneydi. Yağmur yağıyor bir yandan. Aaa, yağmur! Nasıl unuturum? Londra adeta bir Trabzon. Sürekli açıyor ve kapanıyor hava. Hiç yadırgamadım desem yeridir. O kadar alışkın olduğum bir iklim ki. Ama sanırım alışkın olmayan birini çileden çıkarma potansiyeli de epey yüksek.

Otele geri dönmek için Uber kullandık. Ben öne oturdum ve bir çeşit hobi olarak iki üç dakika gittikten sonra şoförle konuşmaya başladım. Sanıyorum 50li yaşlarında bir adamdı, Yemen asıllı ama ömrünün sadece altı ayını orada geçirmiş Hasan isimli bir abimiz. Londra'ya gelmeden önce sanırım Amsterdam'dı, sigorta hukuku vb. konularla ilgilenen bir avukatmış. Dedim niye bıraktın gül gibi işi de gelmiş Londra'da direksiyon sallıyorsun. Şartlar öyle gerektirdi gibi bir şeyler demişti sanırım ya da hatırlayamadım şimdi. Bir ara konu politikaya geldi. Detayları geçiyorum, en son ben daha sana laf anlatamazken bizimkilere nasıl anlatayım diyordum. O konuyu kapatınca bir ara Türkiye'ye, Adana'ya geleceğini söyledi. Dedim dikkat et, Adana'da güneşe silah çekiyorlar. Böyle konuşma ortamlarda. (Zor indirdiler beni arabadan. Ama nasıl içkiliyim!)

***

19 Mayıs Cuma, Türkiye'de resmi tatil olduğu için güzel denk gelmişti. Allah'ım, o gün ne yürüdük. Yalnız iyi yürüdük. En azından benim standartlarımın epey üstünde yürüdük.

Sabah çıktık ve Can-Eliz çifte kumrularıyla Big Ben'e yakın bir yerde buluştuk. Londra'da abartısız her sokakta Pret A Manger diye bir mekan var. Bizdeki Bim gibi bir şey. Eliz'in söylediğine göre Fransızca Ready to Eat (pğet e monje) demekmiş. Ama her sokakta var, bu kadar da olmamalıymış. Neyse, kahvaltımızı orada yaptık. Ardından Thames Nehri üzerinde gezinti için bilet aldık.

Tower of London'a gittik. Burası eskiden hapishane olarak kullanılan bir kale aslında. Tur eşliğinde gezilebiliyor. Ha, beni çok etkiledi mi? Hayır. Tur rehberini pek dinlemedim açıkçası. Belki dinlesem daha güzel olabilirdi. Mücevherlerin olduğu kısım güzeldi. Yüzyıllar boyunca İngiltere krallarının ve kraliçelerinin takıları, elbiseleri vs. sergileniyor. Bazılarındaki ince işçilik hakikaten takdire şayandı. Bu işlerden hiç anlamayan ben bunu diyorsam herhalde gerçekten iyidirler. Bilemedim.

Çıkınca yine orada meşhur bir olay olan Fish & Chips (balık ve patates kızartması) ile karnımızı doyurmaya gayret ettik. İyi miydi, kötü mü bir fikrim yok. Kafamda yer etmemiş pek. Orada daha fazla oyalanmadan şehir merkezine döndük ve bir müddet yürüyerek Trafalgar Meydanı'na geçtik. National Gallery'ye girdik. Kocaman bir galeri, büyük ressamların boy boy tabloları vardı. Üstelik giriş ücretsizdi. Eduard Monet'nin tablolarını heves ederek girmiştim ama onların olduğu kısım kapalıymış o sıra, talihsizlik. Bir iki saat en az dolaşmışızdır sanırım içeride. Bazı tablolar hakikaten akıl alır gibi değildi. Yetenek ve çalışkanlık dile gelmiş adeta. Tarihe bu şekilde iz bırakabilmek ne güzel.

Bu arada Trafalgar Meydanı'nda kocaman bir başparmak heykeli var. Gördüğüm anda aa, ben bunu biliyorum dedim, Sissy Hankshaw bu (ismini hatırlayamamıştım gerçi o an). Geçenlerde okuduğum Tom Robbins kitabı Kovboy Kızlar da Hüzünlenir'in başkarakteri için heykel koymuş adamlar meydana. Yani, en azından ben öyle sanıyorum hala. Gidip araştırmadım başka bir şeyse hevesim kursağımda kalmasın diye.

O günü de öyle akşam ettik diyebilirim. İki saat oldu yazıya başlayalı. Umarım bir ara bitirebilirim. Bugünlük noktayı koyuyorum. Sonra devam ederim. Yaşarken bu kadar uzun gelmemişti halbuki.

***

Bir buçuk ay olmuş, hala devam edeceğim yazıya, ey gidi...

***

Cumartesi günü tekneyle Greenwich'e giderek başladık güne. Burada sabah sabah öğrendiğim ilk şeyse Greenwich'in telafuzu oldu. Takdir edersiniz ki ben bugüne kadar Griinviç olarak okuyordum orayı. Sıfır meridyeni olması onu da okuyamazdım da işte konumuz o değil. Grii(y)niç şeklinde bir telafuzu varmış meğersem. Gizli bir y tıpkı bizde kaynaştırma harfi gibi yerel halkın dilinde neredeyse her yerde var. Mesela eve (home) hom deyip geçeriz biz (çünkü biz kendi aramızda hep İngilizce konuşuruz) ama onlarda hoöym gibi bir deyiş var. Bilenden dinleyince insan bir hoş oluyor. Fokin' eeay!

Tekneden indiğimizde böyle eşşşşek kadar bir gemi karşıladı bizi, Cutty Sark. Zamanını en hızlı ticaret gemisiymiş. Girdik, gezdik ve şahsen ben tatmin oldum. Ayrıca tur sırasında geminin başından sonunu dönemin kıyafetleriyle anlatan bir hanımefendi vardı. 16 yaşındaki oğlu (adını unuttum şimdi) denize açılmış da onun yolunu gözlermiş edasıyla tüm gemiyi gelenlere anlatıyordu. Harika bir deneyim, mükemmel bir aksan ve çok ama çok anlaşılır bir İngilizce. Tur sonunda fotoğraf çekilme isteğimi de sağ olsun kabul etti, Türklerin denizci geçmişi de çok iyi diye de muhabbet açtı. Kültürlü insanın hali bir başka.

Turu bitirince Greenwich'in içine doğru yol almaya başladık. Şahsen ben Greenwich'i Londra merkezden daha yaşanılır ve güzel buldum, çok sempatik bir yerleşim tipi var. Binalar hep yan yana, içinde kocaman bir de pazarı vardı. Pazar derken içinde dünya mutfağına dair ne ararsanız bulabileceğiniz bir yerden, takılardan, kıyafetlerden vs. bahsediyorum.

Pazardan çıkıp artık iyice acıktığımızı fark edene dek ilerleyince gözümüze bir yer kestirdik ve içeri daldık. Kulağımıza sanki 'oğlum şu masayla ilgilenin' gibi bir ses çarptı. Emin olamadık. Vee hemen görevli arkadaş 'abi Türk müsünüz?' diye geldi. Vay Ciiyzıs, elin Greenwich'inde Türk bir ailenin işlettiği bir Ocakbaşı restoranda İngiliz kahvaltısı yaptım. Beynimdeki tüm sinir hücreleri çarpıştı kültürel karmaşadan. Adama diyorum ki ben çay istiyorum, diyor ki abi bizim çaydan mı? Dedim evet. Yanıtı şuydu: abi ne bileyim, burda çay dedin mi sütlü çay oluyor, alışana kadar canım çıktı. O da haklı şimdi.

Oradan çıktık ve gözlemevine doğru yemyeşil bir alan boyunca yürümeye başladık. Millet kedisini köpeğini almış, eğleniyor çimenlerde. Biz de yürüyoruz bir yandan. Halbuki iki üç dakika sonra yiyeceğim haltı bilsem siz gidin, ben geriye dönüyorum derdim. Çok on numara bir pot kırdım. Anlatıciiiym; ama öncesinde bir noktayı açıklığa kavuşturmam lazım.

Ben günlük hayatta baston kullanan (aslında kanedyen onun adı ama tıbbi ekip harici pek bilmiyor) birisiyim. Yeniköy'de öğle yemeğine çıktığımızda bazı itler (köpek değil çünkü onlar) beni görünce canhıraş bir şekilde havlıyorlar. Sanki ben bir Hitler'mişim gibi hissediyorum kendimi. Sırf bu yüzden son üç aydır yolumu değiştirmiş durumdayım. Hem onların kafası rahat, hem benim. Kaldı ki kim bilir kim ne yapmıştır hayvancağızlara da bağırıyorlar. Her neyse...

Efendim, sağımızda frizbisini atan, solumuzda koşan, yanımızdan geçip gidenler derken yeşillik boyu ilerliyoruz. Ben de gayet huzurlu bir şekilde şöyle bir cümleye başladım. 'Buranın itleri de ne medeni, hiç ha(vlamıyor diyecekken Yeşim hapşırdı yanımda)pşırmıyor'. Dedim. Evet, hapşırmıyor dedim. :( Saniyesinde üç beş özür dileme girişimi falan ama nafile. Kendimi kınıyorum. Yıllardır böylesine bir pot kırmamışımdır. Beynimin otokontrol mekanizmasına başlayacaktım da neyse ki iki dakika sonra ben hapşırdım; böylece oranın itlerinin de hapşırdığını tescillemiş olduk bir nevi. Hapşırmıyor dedim ya. :( Tekrar özür dilerim Yeşim.

Bu tatsız ve bir bakıma da unutulmaz olayın ardından gözlemevine vardık, dolaştık ettik. Buraları geçiyorum. Sonuçta sıfır meridyenine ayak basmış bir insanım artık, bir Everest değil ama olsun.

Dönüşte Can ve Eliz'le buluştuk tekrar ve üç tane mekanda yer bulamayıp sonunda kendimizi Bella Italia isimli bir yere attık. Menüdeki hiçbir şey hakkında fikrim olmadığından ne yesek Can demiş bulundum. O da baktı ve dedi ki abi Lamb Rosemarine diye bir şey var. Tamam dedim. KIRK BEŞ DAKİKA bekledik. Yalnız iyi bekledik. Ve fakat beklediğimize değdi. Utanmasak kemikleri de yiyecektik. Kısık ateşte pişmiş, harika bir etti. Böyle şeylerin isimlerini aklında tutamayan birisi olarak Lamb Rosemarine'i de unutamıyorum.

***

Pazar sabahı Hyde Park'ta kahvaltı yapıp direkt memlekete uçtuk. Anlatılacak çok bir şeyi yok. Havaalanındaki görevlilerin yüzündeki bakıştan Türkiye'ye gelmiş olduğumuz rahatlıkla anlaşılıyordu zaten.

***

Epey uzun bir yazı oldu ama genel olarak Londra'ya, insanlara ve kültüre dair ciddi anlamda dikkatimi çeken birkaç konudan bahsetmeden bitirmek istemiyorum. Yukarıdakileri tamamen ilerleyen yıllarda unutma ihtimalime karşın yazdım. Şimdi yazacaklarım aslında insanların bana Londra nasıl dediklerinde verdiğim yanıtların bir derlemesi olacak.

Medeniyet ölçüsü olarak kaldırımlardan başlayabilirim sanırım. Buradaki gibi neredeyse yarım metrelik kaldırım diye bir şey yok. Yürürken hiç zorluk çekmedim. İki üç parmak kalınlığındalar veya çok daha az bir uzunlukta. Ben sorun yaşamadıysam abartarak kaldırım yok bile diyebiliriz aslında. Tabii ki kaldırıma park etme gibi konular hiç yok. Hatta sadece bir gün bir kez korna sesi duyduk ve aaa, korna çalmıyor lan adamlar diye şaşırdık.

Kaldırımlar demişken trafiğin bize göre ters yönde akması sebebiyle tüm yaya geçitlerinde sağa bakın, sola bakın şeklinde uyarı yazıları var. Yola yazılmışlar kocaman. Ayrıca bisikletlerin kendilerine özel şeritleri ve trafık ışıkları var. Daha da önemlisi adamlar kurallara uyuyorlar. Yani, bisikletli üç kişi peş peşe geliyor. Kırmızı yanıyor, yolda kimse yok ve DURUYORLAR. Oha! Dedim beni alıştırmayın böyle şeylere, ben maceralarla büyümüş bir insanım. Yok daha neler Cenifır...

Sonraki maddemiz: yemek yemek için gidilen mekanlardaki 'burada mı yiyeceksiniz?' sorusu. Hiç alışık olmadığım için başlarda yadırgadım. Siparişinizi verdikten sonra burada mı yiyeceksiniz diye soruyorlar ama bunu paket yapmak için değil, orada yenecekse bir nevi oturmak için de masa ücreti almak için soruyorlar. Aslında bunu şöyle yorumlamak da mümkün: orada yemeyecekseniz daha ucuza yemiş de olabilirsiniz. Atalarınızın Polyanna genleri taşıyıp taşımadığına göre değişen birtakım doğa olayları da diyebiliriz.

İnsanların birbirine olan standart davranışları da (aslında bizle kıyaslayınca buna saygıları demek daha doğru olabilir sanırım) kendini çok ama çok belli eden bir başka konu. Örneğin, ben Türkiye'de toplu taşımaya binmekten nefret ederim. Ama gerçekten nefret ederim. Bazen beni görmezden gelirler ve bildiğin sevinirim. En azından başımın eti yenmedi derim. Çünkü bizde ısrar diye bir lanet var.

- Buyrun, oturun. (bu normal)
- Yok, sağ olun, ben böyle daha rahatım. (Allah'ım, başlıyoruz.)
- Yok yok, gel otur. (benden iyi biliyor)
- Gerçekten ayakta daha rahatım. (küfür is coming)
- Allah Allah, yav gel!
- ... (birtakım hoş olmayan iç sesler vs)

Bu neden önemli biliyor musunuz? Şundan: Londra'da ilk sabah, metroya bindik. Kalabalık içerisi ve ayaktayız. Birisiyle göz göze geldim.

- Oturmak ister misiniz?
- Hayır, teşekkür ederim. Böyle daha rahatım.
- Tabii...

Lan?! Size yemin ediyorum iki saniye aptallaştım. Kendimi o kadar hazırlamışım ki savunma yapmaya, algılarım köreldi. Israr etmedi adam. Dedi herhalde bir bildiği vardır. 'Okay' dedi. Benim ömrüm böyle şeyleri savunmakla ve bunun için özel bir savunma mekanizması oluşturmayla geçti. Oraya harcadığım enerjiyle neler yapardım ben. Bu ülkede büyüyerek hepimiz mahvoluyor olabiliriz. Bambaşka bir dünya, bambaşka bir hayat mümkün. Biz, basitçe yanlışız. Bu konudaki hayal kırıklığımı düzgün ifade edecek edebi yetkinlikten yoksunum. Adam ısrar etmedi ve üzerimden tonlarca yük kalktı, anlıyor musunuz?

Peki, bu neden bu denli önemli? Bu soru bizi kalan son ve kişisel olarak benim için en önemli maddeye getiriyor. Londra'da sokaklar bastonlu, koltuk değnekli, tekerlekli sandalyeli insanlarla dolu. Toplu taşıma araçlarında engelli ve hamilelerin yanında özel olarak bir de bastonlu işareti var. Gerçekten fark ve anlayış çok büyük, orada bu insanlar sosyal hayatın bir parçası. Hala yaşıyorlar ve var olduklarını görüyoruz.

Ben Türkiye'de, sokakta herhangi bir gün bastonlu, koltuk değnekli ya da tekerlekli sandalyeli birisini görmüyorum. Bu insanlar evlerine kapanmış şekildeler. Çünkü sokaklarda gidebilecekleri yol yok, yol olsa da araba park ediliyor zaten. Kaldırımların en az bir karış olmasına değinmiyorum bile. Günlük hayatımda hep tek tip insanlar görüyorum. Sanki herkesin fiziksel sağlık olarak mükemmel olduğu bir ülkede yaşıyormuşuz gibi bir makyajı var sokaklarımızın. Ciddi anlamda kendimi yalnız hissettiğim oluyor sırf bu yüzden. Elin Londra'sında elinde bastonlu insanlarla sanki aramızda gizli bir dil varmış gibi selamlaşınca fark ettim bunu.

Bu konu çok kişisel olduğu için uzatmak istemiyorum. Özetle şunu diyebilirim ki bana sen burada kalacaksın, Türkiye'ye dönmeyeceksin deselerdi bir an düşünmezdim. Burada bir şeyler çok ama çok yanlış ve bu gidişle üç beş kuşak sonrası bile görmez düzeldiğini. Karamsar değil, gerçekçi fikrimi paylaşıyorum; çünkü burada bu hayatı yaşıyorum.

***

Şaka maka bitirdim sanırım. İki ay olacak neredeyse yazıya başlayalı. İyi gayret ettim bence. Araya bayram girmemiş olsa daha erken bitebilirdi bile. Sağlık olsun.

Hepinizi hürmetle selamlıyorum. Çünkü neden selamlamayayım?

Hoşça kalın.
 

30 Nisan 2017 Pazar

Ne Bileyim Ben

Nisan bitti. Yani, bir kez daha bitti. İki önceki Nisan bitmemişti oysa. Belki de bir yerlerde hâlâ yaşanıyordur. Şüphelerim var.

İstanbul'a ikinci kez yerleşeli neredeyse beş ay oldu. Bu beş ayda annemle babamı iki kez, kızkardeşlerimi bir kez uğurladım. Ondan öncekilerde uğurlanan çoğunlukla bendim. Üniversiteye başladığım yıllarda ben hep giden olurdum. Yolun uzunluğundan dolayı gitmek zor gelirdi (bahane gibi bahane).

Uğurlayan, yola koyan, geride kalan olmak daha zormuş sanki. Bu eylemsizlik hali insanın üzerinde, içinde bir çeşit yoğunluk olarak birikiyor. Evdeki hava insana baskı yapıyor ilk anlar. Sonra sonra tabii alışılıyor tekrar.

Alışmak da neresinden baksam akıl erdiremediğim kavramlardan biri. Hiçbir şey geçmez gelirken bir bakıyorsun ki zaman geçmiş ve alışmışsın. Konu ne olursa olsun... Yani, gerçekten saçma. Dikkat ettiniz mi, benim anlamadığım her şey saçmadır. Çünkü saçma olmasa ben anlardım. O kadar da anlayışsız değilimdir çünkü. Şimdi anlamadığım bir şey zamanla benim için anlaşılır olduğundaysa kabahat tamamen zamanındır. Madem elinde böyle bir güç vardı vaktinde de anlamamı sağlayabilirdi. Hiç!

Ya, benim canım sıkılıyor. Ev çok sessiz kaldı birden.

Geçenlerde okuduğum bir fıkrayı anlatayım da neşeleneyim biraz. Trabzonspor'un maçlarının birinde amigo, taraftarlara dönmüş ve demiş ki 'Atmiş pirinci takkada sessuzluk istiyrum, ona göre. Anladunuz mi?' Herkes kafasını sallamış tabii. Dakikalar 61'i gösterdiğinde tüm tribün tezahürattan inlemiş SES-SUZ-LUK, SES-SUZ-LUK diye.

Şimdi kimilerinize yav he he gibi geliyor olabilir ama bu gerçekten yaşanmış olsa hiç şaşırmazdım. Çünkü Trabzonlu olmak ve yöre insanını tanımak bunu gerektirir. Kaldı ki fıkrada asıl gizli nokta herkesin anlaşıldı şeklinde kafa sallaması. Çünkü bizim orada birisine bir şey anlattığınızda 'Anladın mı?' diye sorarsanız halt etmiş olursunuz. Onun onu anlamaması diye bir şey söz konusu değildir. Olsa olsa siz anlatamamışsınızdır. O adam anlamamış olsa da sittin sene size anlamadım demez. Dili dönmez. Alacağınız en hafif tepki 'yabayin habu manyağa, göya da niye anlamaycum' falan olur. Hadi, o olmadı, şu olur: sizin dediğinizi aynı anlama gelecek şekilde farklı kelimelerle anlatır.

Bu son dediğimle ilgili şöyle bir anım var. Bundan yaklaşık on beş sene önce (bu kelimeleri yazarken olmayan saçlarıma aklar düştü, on beş senelik anı nedir ya) Boztepe'de (Trabzon) dedemlerdeyim. Komşunun oğlu var, Fatih. O zamanlar Fatih olsun olsun da yedi sekiz yaşında falan olsun. Nerden bulmuşsa elinde bir güvercin var. Ama bir terslik de var, güvercin hareket etmiyor. Dayım camı açtı, Fatih'e seslendi. Fatih geldi. Aradaki soruları hatırlamıyorum ama hafızama yer eden kısmı şurası: dayım Fatih'e şöyle bir soru sordu güvercinin hareket etmediğini görünce: 'Ölmüş mü?'. Fatih'in cevap aynen şuydu: 'Yok, gebermiş.'

Ahahaha, tabii, biz ölmekle gebermenin farkını bilmiyor da olabilirmişiz. İşin kötüsü, dayım kesin sormuştur aradaki fark ne diye de hiç hatırlamıyorum. Kahkaha esnasında beynim kısa devre yapmış sanırım. Fatihçiim, şans eseri tarihin birinde burayı okursan kucak dolusu sevgiler...

Hazır mayasıl vurmuşken (bu da bizim oralardan bir deyiş) son bir anımı daha anlatmak istiyorum. Aslında bunu yaklaşık üç sene önce ilk yaşadığımızda yazacaktım, hep üşendim. Bugüne kısmetmiş.

Öğle yemeğine çıkmışız adaşla, Yeniköy'deyiz. Kuruyemişçinin yanında Mehmet Abi vardı o zamanlar, döner falan yapardı. Geçtik, oturduk bir masada. Siparişimizi verdik. Biraz sonra kuruyemişçinin önüne gerçekten lüks bir araba geldi. Şoför indi, dolaştı, gitti kapıyı açtı. 1080p gözlüklere sahip bir kadın indi arkadan. Kuruyemişçiye bir yönelişi var, sanırsın hepimiz o geçebilsin diye dekoruz. Şaka şaka, arabayı kıskandığım için abartıyorum. Kadın baktı kuruyemişçi kapalı. Nerde yahu bu gibisinden bakınırken Mehmet Abi yardımcı oldu ve kuruyemişçinin cumaya gittiğini söyledi. Kadın sordu: 'Ne zaman gelir?'. Mehmet Abi yanıtladı: 'Cuma bitince.' Kadının yüzündeki bakışı hiç unutmuyorum. Sanki Klingonca küfür etti Mehmet Abi. Anlatınca aynı etkiyi vermediğini seziyorum ama olay yaşandığında mahvolmuştuk. Mehmet Abi, sen de şans eseri burayı okursan ellerine sağlık tüm yediklerimiz için.

Olur da sonraki Nisanlarda burayı okursam kendime de selam ederim. İnanmazsın ama biten Nisan yapmışlar. Hadi yine iyisin.

Arrivederçi.

26 Mart 2017 Pazar

-mişler, -mişim

Sanki beni almışlar, saklamışlar bir gölgeye, önüme de set çekmişler olan bitenle. İzle demişler. Bak demişler, ne kadar basit, görüyor musun? Ama sen yapamayacaksın. Yapmana izin vermeyeceğiz. Nasılını bileceksin. Zaten bilmesen bu denli yük olmayacak sana. Ama yapamayacaksın. Yapamamanı sağlayacağız. Göreceksin, bileceksin, anlayacaksın; lakin yapamayacaksın. Bu yük, senin. Onunla ne yapacağın da senin kim olacağını belirleyecek. Ona göre... Gıkımı çıkaramamışım.

Sonra yine almışlar beni, işleri yok ya başka. Nankörsün demişler. Bu sefer tam itiraz edecek gibiyken dinle demişler, dur demişler avuç içlerini bana doğru kaldırarak. İşaret evrensel ya, durmuş ve dinlemişim ben de bir Dünya vatandaşı olarak. Bana sorsalar ki sormamışlar, boş konuşmuşlar. Ben söyledikleri şeyleri zaten biliyormuşum. Bakmışım ki anlatamayacağım, hani oldu da becerdim, anlattım; anlamayacaklar. Kaldı ki bir mucize eseri anlatabilmiş olsam, onlar da anlasa bu kez değerinden düşecekmiş; bırakmışım. Pes mi etmişim? Ne münasebet! Vazgeçmişim.

Beni almaya geldikleri bir başka seferinde beni bende bulamamışlar. Başka bir yerdeymişim. En azından onlar öyle düşünmüşler. Çünkü belki de başka birisindeymişim. Beklememişler kendime gelmemi. Halbuki ne de şoka uğramış bir ifadem olur kendime geldiğimde. Beklememişler, bilememişler, görememişler, körmüşler. Sonra yine gelirlermiş. Yolgeçen hanıymışım.

Bir gün gelecekmiş, bu sefer ben onlara gidecekmişim çat kapı. Bakacakmışım ki meğer onlar değilmiş, oymuş. Tekmiş. Birmiş. Varmış. Oymuş. Oradaymış. Hep oradaymış. Kör olan benmişim. Anlamayacak, neden gittiğimi unutacakmışım. Geri de dönemeyecekmişim. Bir ayağım dışarıda, bir ayağım eşikte, bedenim arafta kalakalacakmışm öylece. Ötesini bilmeyecek, merak da etmeyecekmişim. Ederi neyse, bekleyecekmişim. Razıymışım.

12 Mart 2017 Pazar

Mâra

Bu hafta sonu Yeniköy'de yağmur vardı. Yer yer çise, yer yer yağmur; ama hep bir ıslaklık. Sıcak havayı sevmeyen birisi olarak bu güzel havayı değerlendireyim dedim ve evden çıktım. Böyle deyince açık hava ticaretine başlayacakmışım gibi oldu. Yok, öyle değil.

Dün de yine kendi çapında bir cumartesiydi. Aynı üç demir kapıyı takip ederek çıktım yola. Yürümeye başladım. Belki de hayatımda ilk kez amaçsızca, ille de bir yere gitmek için değil, öylesine yürümeye başladım. Sahil boyunca ilerledim. Ne çok insan var. Herkes var. Evdeyken görmüyor insan. Ciddiyim.

Belli bir süre gittim ve baktım ki kırk beş dakika olmuş. Bu yolun dönüşü de var dedim. Kendime böyle küçük tehditler savurmayı severim. Anında çark ettim ve karşının kaldırımına geçtim. Böylece gelirkenki rotamı ve hayali beni izleyebilecektim. Bunu sıklıkla yaparım. Aslında bilinçli yaptığımı da sanmıyorum. Konuşurken de olur, yaklaşık kırk beş derece açıyla karşıdan bir yerden içinde bulunduğum ortamı izlerim. Kendi üzerimdeki bu göz hapsi ara sıra işime yarasa da bazen sıkıcı olabiliyor. Çok değişik bir tür psikopatım.

Bu yürüyüş benim için çok verimli oldu. Hayatım boyunca kendi zihnimde bir şeylerin yapılabilirliğine çektiğim o büyük duvarı fark ettim, daha doğrusu aslında artık o duvarın var olmadığını fark ettim demem daha doğru sanırım. O ilk adımı atana kadar çok zor gelir ama attıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelir konusu var ya, işte evren o konuda çok haklı. Ne olacaksa olmalı. Olmaması için ertelenen süre eninde sonunda kişinin kendisine yük olarak geri dönüyor. Ciyzıs krayst, bunları aşmalıyız.

Tıkandım. Aslında kafamda bir şeyler var ama yazıya dökecek kadar sıraya koyamıyorum. Yazmak da istiyorum. Çünkü şu vakit tam olarak bunun vakti. Her şey müsait. Göz göze geldiğim eşyalar kulağıma bir şey fısıldamıyor. Sanırım aklım hala Mâra'da. Bu yazıya başlamadan önce tekrar okumuştum. Tuhaf ve de mistik bir yanı olan Asaf Halet Çelebi'nin belki de en sevdiğim şiiri. Bilmemek bilmekten gerçekten iyi midir? Düşünmeden yaşayabilir miyiz? Bunların kesin olumlu yanıtları olduğu bilsem anında kabul eder miydim? Olasılıklardan hoşlanmıyorum, belirsizliklerden de. Çok fazla seçeneğimin olmasını da sevmem zaten.

Ben aslında buraya çok fazla şey yazabilirim ama başlangıçta bu bloğu ismen açmakla hata etmişim. Ne temasını, ne havasını, ne suyunu değiştirmek istemediğim için de kıyamıyorum. Bilgisayar mühendisiyim ve sanal benle aramda duygusal bir bağ var. Allah başkar dert vermesin dediğinizi duyar gibiyim. Amin.

Mâra'yla bitirelim. Bu güzellik burada bulunmalı şüphesiz.
bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur

seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri

yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın

tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım
mâra

başım omzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık

12 Şubat 2017 Pazar

Bir Cumartesi

Uyandığımda saat neredeyse on iki olmuştu. Bir cumartesiye başlamak için çok ideal diye düşünerek kalktım yatağımdan. Kalktım yataktan da diyebilirdim ama yatağımı seviyorum, o yüzden yatağımdan dedim. O sahipliği yatağım da hissetsin istedim.

Baktım damacanalar boşalmak üzere. Modern zamanlarda bir şehirde yaşıyorsanız musluktan akan suya para verirsiniz ve o suyu içemezsiniz çünkü. Bu işi yapan firmalar var. Arıyorsunuz, kapınıza kadar getiriyorlar. Daha önce defalarca kez aradığım için tecrübeliyim. Aradım hemen. Hiçbir insanla iletişim kurmadan iki damacana su siparişi verebildim.

Salona geçip televizyonu açtım ve müzik kanallarına bir göz attım ve beğenmedim. Yani, gerçekten beğenmedim. Sadece, anlayamıyordum. Neyse ki bilgisayarım da televizyona bağlıydı. Daha önce beğendiğim müzikleri eklediğim bir liste kestirdim gözüme ve oynatmaya başladım.

Mutfağa dönüp kahvaltı tepsimi aldım ve salona döndüm. Tam kurulmuşken aklıma Murphy geldi. Dedim demek ki şimdi su gelecek. Yaklaşık otuz saniye sonra telefonum çaldı. Su gelmişti.

Kahvaltıydı falan derken saati iki edince ne yapsam diye düşünmeye başladım. Geçen hafta kardeşlerimin aldığı koyu yeşil renkli (kesin özel bir adı vardır o rengin) pantolonun terziye verilmesi lazımdı. E, meyve de alacaktım? Modern zamanlarda bir şehirde yaşıyorsanız meyveyi de parayla almanız gerekir çünkü.

Koyu yeşil pantolonu ve bir de emsal teşkil edecek yedek pantolonu sırt çantama koydum, kulaklığımı taktım ve evden çıktım. Üç tane demir kapıdan geçtim ve anayola çıktım. Tam karşımda mezarlık, mezarlıkta bir kalabalık. Yaşıyor oluşumu gizlemeye çalışarak bakışlarımı önüme sabitledim ve terziye doğru yola koyuldum. On beş metre sonra terzideydim. Maceralara bayılırım.

O gün kendi sesimi ilk kez terzide duydum (sucuyla konuşmadık desem yeridir çünkü) ve bu beni oldukça şaşırttı. Sabah (tamam, öğlen) kalktığımda saçma sapan sesler ve şarkı denemelerinde bile bulunmamış olmam gerçekten ilginçti. Kulaklarımı sesime bu denli hasret bırakmama konusunda beynime bir uyarıda bulundum ve emsal teşkil eden pantolonumla beraber terziden çıktım. Artık kulaklıklarımı takmak istemediğimi hissettim. Zaten mezarlıktaki kalabalığı gördüğümde ufak bir vicdan azabı yaşamıştım.

Dönüş yolumda ikinci el eşyalar satan bir hanımefendi var, ona uğradım. Meğersem yanıbaşımda ufak çaplı bir sahaf varmış da haberim yokmuş. Altı tane kitap aldım hiç planda yokken. Çoğu benden yaşlı. Ciltleri solmuş, sapsarı. Kitap kokusu. İsterseniz kartımı vereyim size, ararsınız kitap var mı diye dedi. Yok dedim, almayayım. Benim için de evden çıkmaya bahane olur. Yakınlarda oturuyorsunuz herhalde dedi, ara sıra görüyorum sizi. Onayladım. Ben hafta sonları uğrarım artık dedim. Ne tür kitaplar sevdiğimi de az çok anladınız, saklarsınız. Olur dedi. Vay canına, gömülü hazine bulsam umrumda olmaz ama söz konusu kitap olunca bir sevindim. İyi günler diledim ve uzaklaştım.

Mezarı sağımda bırakarak yol boyunca denize doğru ilerledim ve markete girdim. Meyvelerimi aldım (elma, portakal ve muz) ve farklı bir yoldan eve dönmek üzere marketi ardımda bıraktım. Tabii ki önce ücreti ödedim. Lütfen insanı zan altında bırakmayalım.

Olabildiğince ağır adımlarla ilerleyerek yürüdüm ki bu benim için tarifi zor bir güzellik. Havanın, gelen geçen araçların ve birtakım insanların sesleri eşliğinde eve döndüm. Saat neredeyse dört olmuştu.

Bir şeyler izleyeyim, yemek yiyeyim gibi telaşlara kaptırdım kendimi ve yatma saatini buldum. Gözüme bir iki kitap kestirdim ve yatağıma gitmek üzere yola koyuldum. O da nesi? Elektrikler kesildi. Gelirler herhalde birazdan dedim ve inatla yatağıma gitmeye devam ettim. Gittim de.

Elektrikler gelmedi. Bir saat telefonla uğraştım, yine gelmedi. Bir saat olur olmaz hayaller kurdum, senaryolar ürettim, eskileri andım, döndüm durdum; elektrikler yine gelmedi. Bu cumartesiye yakışmayan bir final oldu. Modern zamanlarda yaşıyorsanız para verdiğiniz elektrik her an kesilebilir çünkü.

Bir dahaki sefere yanıma havlumu da alıp üç demir kapıyı geçtikten sonra anayolda otostop çekmeyi denemeliyim. Antik çağlarda yaşayan gezegenlereden birine ait bir uzay gemisi gelir belki. Modern zamanlar beni pek açmıyor zira. Ruhum antik.
 

13 Ocak 2017 Cuma

Geçmişli Zaman

"Zaman beni değiştiremezdi ki, zaman, ona ayak uyduranı değiştirir."
(Şule Gürbüz - Zamanın Farkında)

Beni değiştirdi. Oysa, hiç de ayak uyduramamıştım.

...

Sonsuz günler boyunca aynı yerde oturup aynı duvara, aynı saate bakmıştım. Saat ilerlemiyor, duvar hareket etmiyordu. Değişmiyordum. Hiçbir şey değişmiyordu.

Etrafımda hareket halinde insanlar vardı. Geliyor, oturuyor, bakıyor, soruyor, soruyor ve soruyorlardı. Ağızları sussa gözleri konuşuyor, dilleri sussa bakışları soruyordu. Asalet soru sormamayı bilmektir demişti ya birisi, bizim oralara asalet hiç uğramamıştı. Öyle ki yolu düşecek olsa dünyaya geldiğine pişman olurdu. Sonra nereden akıllarına esiyorsa bu insanlar gidiyorlardı. Gidebiliyorlardı, tıpkı gelebildikleri gibi.

Takvimler inceliyor, günler uzuyor, hava ısınıyordu. Çocuklar inanılmaz bir hızla büyümeye devam ediyor, daha da ilginci hayatlarında hiç yapmadıkları bir şeyi yapmaya, konuşmaya başlıyorlardı. Çocuklar, acımasız oluyordu. Çocukluk, aklına geleni ardını düşünme gerekliliğinden muaf bir şekilde sorabilmekti.

Uçaklar kalkıyor, iniyor; havaalanı görevlileri kucağıma hayatım boyunca unutamayacağım anılar bırakıyorlardı. Sonra unutacaktım, inanmıyordum. Düşüyordum, biliyordum. Değişiyordum, fark etmiyordum.

Birisi kulağıma sinsice fısıldamış gibi hayatın hızla akıp geçtiğini ve onu kaçırdığımı düşünüyordum. Deliremiyordum. Aynı yere dönüyordum. Hep aynı yere dönüyordum. Duvar aynı, saat aynı, sehpa aynı, kapının açısı aynı, halının kıvrılışı aynı, yük aynı...

...

Daha şimdiden silikleşmeye başlayan onca hatıra. Adeta bir şey oldu ve bugüne ışınlandım. Kendime söz verdiğim geceler hatırlıyorum hayal meyal. Anlamıyorum. İnsanım, sormadan edemiyorum, madem böyle olacaktı o zaman ne gerek vardı? Gerçekten anlamıyorum. Bu hal beni hissizleştiriyor. Herhangi bir şeye tepki veremiyorum. Şaşırmıyorum örneğin. Sanki beni hiçbir şey şaşırtamazmış gibi geliyor. Ufak tefek anlar oluyor nadiren, bir şekilde adrenalin basıyor bütün vücudumu ve kalbimin atışını tekrar ağzımda duymaya başlıyorum. Aa, diyorum, evet, böyleydi. İşte, buydu! Böyle oluyordu! Uyanık olduğum her anım böyleydi. Küt küt, küt küt, küt küt... Demek ki diyorum, geçmiş. Üzülüyorum. Çok da uzak olmayan bir geçmiş zamandaki yansımalarımdan birisi bana küfrediyor. Seviniyorum. Bırakıyorum.

Kalkıp kendime bir çay koyuyorum.