4 Şubat 2018 Pazar

Doğu Ekspresinde Cinayet ve Başka Birtakım Mevzular

"Bloga yazı yazsana."
(Murphy)

Efendim, merhabalar,

4 Şubat olmuş yahu. Blogda yazı yok yeni yılda. Hiç de uyarmıyorsunuz. Murphy de olmasa kimsenin gerçekleri yüzümüze çarpacağı yok. Teşekkürler Murphy. Bu yazı senin için.

Bir gün gene kendimi kaptırmış, çalışıyorum ofiste. Çünkü ben hep ofiste çalışırım. Öyle şekil olsun diye bilgisayarımı alıp Starbucks'ta çalışanlardan değilim. Ha, gönül isterdi ama bilgisayarım üç buçuk ton. Masaya sığmayız. Masaüstü bilgisayar gibi bir şey. Ama bunun konumuzla alakası yok. Geçiyorum o yüzden.

Bir mesaj geldi. Baktım bir link var mesajın içinde. Linke emir verdim, açıl! Bilgisayar mühendisi olmama rağmen sadece bakarak bir linkin içinde ne olduğunu bilemeyebiliyorum. Doğu Ekspresinde Cinayet'in filmi gelecekmiş, fragmanın linkiymiş bana gelen. Fragmanı izledim. Gönderen kişiye de (o zamanlar Murphy yok tabii) 'yalnız Agatha Christie biraz fena yazar, kafalar karışmasın' gibi bir şey söyledim. Ama kafamda bambaşka bir şey dönüyor. Lan yapsam mı, yapmasam mı... Yaptım! \o/ Dedim, beraber izleyelim. 'Why not' dedi. Multikültürel insanlar olduğumuz için cümlelerimizin yarısı İngilizce çıkar ağzımızdan. Lütfen çekememezlik etmeyelim.

O zaman ben alayım biletleri dedim. Yoo, gidince alırız dedi. Ben de dedim çok önlere kalmayalım diye demiştim ben. Tamam o zaman dedi. Khkhkhk... Ben bu tamam o zamanı biletleri sinemaya gidince alacağıza yordum. Bir saat kadar sonra mesaj geldi 'Mustafa?'. 'Efendim ...?'. Meğersem 'tamam o zaman'ı alalım şimdiden biletleri diye demiş. 'Oh noooo, anlaşamıyoruz' diye yazmıştı sonra, iyi hatırlıyorum. Türkçe konuşsan anlaşırdık diye geçirmiştim içimden. ŞAKA ŞAKA!!! :))

Biletleri 18 Kasım 2017, 16:30 seansı ve I11-I12 numaralı koltuklara aldım ve beklemeye başladım. O gün gelsin diye bekledim. Veee o gün geldi. Sinemaya gideceğimiz yerde buluştuk. Bir kitap almıştım hediye, onu verdim. Aldığı gibi çantasına koydu. Dedim bi baksaydın, belki bi şeyler yazmışımdır önüne. Ama bunu birkaç saat sonra dedim. O an diyemedim. Çünkü en odun benim yaaa. Bu şaka değil, gerçek; çünkü benim.

Filmden epey önce buluşmuştuk. Bir şeyler yiyecektik öncesinde. Hamsi yeme kararı aldık. Hayatımda ilk kez çatalla hamsi yedim. Dedem görse laf sokardı, ciiyzıss! Yerken bileti sordu. O gelmeden almıştım çıktısını. Ona verdim. Kitabın arasına koydu. İşte, o esnada söyledim kitabın önüne bir şeyler yazdığımı. O zaman okudu. Söylemeseydim içimde kalacaktı; çünkü okurkenki tepkisini merak ediyordum. Yaklaşık bir hafta öncesinde konuştuğumuz bir şeylerle alakalı yazmıştım. Beğendi diye düşünmek istiyorum. Beğenmemiş bile olsa elyazımı okumak için gösterdiği çabayı takdir ediyorum. :)

Laf lafı açtı. Konuştuk ettik ama ben hep böyle sağ üste, sol üste falan bakıyorum gene. Gözünün içine bakamıyorum. Gelmiş, bi karış mesafede duruyor. Çok yakın! Ben o an anlamıştım o gün acayip bir pot kıracağımı. Ehem, neyse. Ona daha var.

Kalktık ve sineama salonlarına doğru yollandık. Beklediğimiz yerde vampirli bir poster vardı, hangi filmindi hatırlamıyorum şimdi. 'Benim de en iyi arkadaşım vampir' dedi, soramadım ki o an kim o diye ama sanırım beni kastetmişti ya da ben öyle düşünmek istedim. Bir şey diyemedim. Sonra dedi ki salona girelim. Ben daha erken dedim. Ama girdik. Ve çıktık. Hahahhaa, daha salon temizlenmemişti. Resmen ilklerin günü, ilk kez film izleyeceğim salona birden fazla kez girdim.

Film başlayana kadar geçen ilk yarım saatlik reklam seansı süresince hımmm, düşüneyimmm, 28 dakika 13 saniye falan telefonuyla ilgilendi. Ben aslında bozuldum epey. Ama bunu aylar sonra söyledim. Çünkü o an söyleyebilecek bir konumda değildim. Aslında o an hiçbir konumda değildim. Kafam karışmıştı. Yareppim, neden böyle oluyordu? Bu reklamlar neden bitmiyordu? Mustafa bu kadar soru sormayı nerden öğrenmişti?

Sonra film başladı. Aslında filmin kendisinden çokça bahsedecek değilim. Bu yazıyı ben o günün anısına yazıyorum. Ama yine de unutmamak adına birkaç kelam etmeliyim. Filmdeki İstanbul hoşuma gitti. Köprüler yok, tarih eski, insanlar işinde gücünde. Ama filmde yaklaşık yüz kırk yedi bin üç yüz on sekiz karakter olduğu için bir yerden sonra ipin ucunu kaçırdım. İkinci yarıda katil kim oylamaları yapıyorduk. Teknik olarak ikimiz de tutturduk. :) Ben filmi beğendim. Kenneth Branagh'a Harry Potter ve Sırlar Odası'ndaki Gilderoy Lockhart rolüyle başlayan şaşmaz bir sempatim var. Onun da etkisi olabilir. Bilemiyorum.

Ehem, sonra film bitti ve bana dedi ki filmi beğendin mi? Keşke bu kısmı yazmak zorunda olmasam. İçimden neler geçiyor ama şüpheye düşmüşüm ya bir kere, hiçbirini diyemiyorum. Ben de direkt teknik bir yorum (söylenmemesi gerekenler kümesi) yaptım ve ağzımdan şöyle bir şey çıktı, ben mi söyledim ondan bile emin değilim: 'Acaba başka biri çekseydi nasıl olurdu?'. Evet, bunu dedim. Şimdi düşününce sığırlıkta bir dünya markası olduğum gözüme daha net görünüyor. Başarılı saçmalamışım yine de. Kendimi takdir ediyorum. Üzücü oldu tabii. Çünkü aylar sonrasında aslında onun da o gün söylemek istediği ama bu laftan sonra söylememe kararı aldığı şeylerin tıpkı benim aslında söylemek istediklerim olduğunu fark etmiştik. Böyleyken böyle...

Çıkışta onu otobüse bindirdim ve ben de eve döndüm. 29 başlıklı yazımdaki 'olur olmadık yer ve zamanlarda olur olmadık laflar etmek' konulu gündem maddem işte yukarıdaki arkadaştan ötürüydü. Tamamı değilse de 51%'i tek başına onun eseridir. Biraz yol aldığımı ümit ediyorum geçen sürede ama onaylatmak için bu yazının yayımlanmasını beklemem lazım. Sence yol aldım mı Murphy?

Şu an aklım çıktı sayın seyirciler! Tam yukarıdaki cümleyi yazdığımda telefonda konuştuğumuz bambaşka bir konudaki bir soruma 'Yok' diye yanıt geldi. Ekşın dolu bir yaşam valla. Sakinim, sakinim, sakinim... :)

***

İlerleyen günlerde bana bir(kaç) hediyesi olduğunu söyledi ve yemeğe çıktık bir akşam. Kitabını almış bana Doğu Ekspresinde Cinayet'in. Yalnız iyi güldük. Başarılı bir seçim. Takıntılarımın farkında çünkü. Girişine bir şeyler yazmasını istedim ve yazdığı şey gerçekten ibretlik oldu. Şuralarda bir yere eklemiş olmam lazım. İmza kısmını üstün fotoğraf düzenleme yeteneklerimle yok ettim isminin görünmesini istemediğim için. Sizce de yazdığı çok başarılı bir laf sokma örneği değil mi? Ben kızamadım şahsen, takdir ettim ve yine güldük deliler gibi. Çok güzel bir anı oldu. Tekrar teşekkür ederim efem.

Sonra ne yaptım? Tabii ki kitabı okudum hemen. Okurken fark ettim ki karakterleri hiç takip edemiyorum. Film kesinlikle daha rahattı. Tabii ki sinemanın ve edebiyatın dilleri farklı olduğu için değişmiş noktalar vardı ama bence filmi izlenmişse kitabı okunmasa da olur. Tabii, bu benim için geçerli değil. Benim istisnam çok büyük. Ben severek okudum.

Bir de ciltli baskısını satın almış. Ne kadar da kaliteden ödün vermeyen bir Murphy Allah'ım. Teşekkür ederim.

***

Şu ana kadar yazdıklarımı tekrar tekrar okudum. İstiyorum ki sonradan hatırlayacağımız, önemli diyebileceğimiz hiçbir şeyi atlamamış olayım. Böyle de bir takıntım var. Yine 29 başlıklı yazıdaki mükemmelliyetçilik konulu gündem maddesi bu da. Onunla ilgili ya da ona yazılmış (çünkü burda olmayan en güzel yazılarımı direkt ona yazıyorum, evet) hiçbir şey benim için 'tamam, bu oldu' diyebileceğim kadar güzel gelmiyor. Sanki hep daha iyisi olabilirmiş gibi. Ama o beğeniyor. \o/ Daha ne olsun? :)

***

Şimdi, biraz da blogla baş başa konuşma kısmı. Bu kısımları ayrı seviyorum. Şu anda, bu son cümleleri yazar yazmaz bir an durdum ve derin bir nefes aldım. Ne yazmak istiyorum? Var bahsetmek istediğim bir şey. Mucize gibi bir şey. Bakalım düzgün ifade edebilecek miyim.

Hayatım boyunca aklımın yarısını sadece sağlık konularına ayırdım desem yeridir. Aklımın gerçekten neredeyse yarısı tamamen o konuyla meşguldü. Ömrümce ne yaptıysam geri kalan yarısıyla yaptım gibi hissederdim. Sanki o sorunlar olmasaydı çok daha iyi ve güzel şeyler yapabilecekmişim gibi.

Bu, değişti. Ama nasıl anlatabilirim? Onu düşünüyorum. Şimdi aklımın o yarısı yine dolu. Ama önceki konu beni sinirli, hırçın, yorgun birisi yapıyordu. Şimdiki ise sakin, mutlu ve huzurlu yapıyor. Sanki kötü bir şeymiş gibi yazıyorum, değil mi? DEĞİL İŞTE! Ben değişiyorum ve insanlar bunu anlamıyor. Sen neden durgunsun diye soruyorlar. Durgun falan değilim ben. Duruldum, sakinleştim, kendimi dinliyorum. Etrafımdaki renkleri, sesleri, ışıkları görmeye başladım adeta. Algılarım açıldı sanki. Önceden ne kadar sinirli olursam onu bastırmak için o kadar neşeli görünmeye çalışır, milletle şakalaşırdım. Gevezeyim derdim bunun adına. İnsanlar onu ben sanıyorlar, çünkü öyle alıştırmıştım. Şimdiyse o kadar sakinim ki insanları sadece dinlemekle yetinebiliyorum.

Ben bir şey demesem de olur gibi. Daha önce kendi hayatımın kıyısında köşesindeymişim de şimdi merkezinde biriyle, O'nunla el eleymişim gibi. Bir yandan hala bazı şeyleri oturtmaya çalışırken bir yandan da içimin içime sığmamasını kontrol etmeye çalışır gibi. Yer yer elime dikenleri gelse de güllerle dolu bir cennet bahçesinde yürür gibi. Her anımı, saniyelerimi, dakikalarımı, saatlerimi, günlerimi, aylarımı, yıllarımı; ömrümü bir çift göze bakarak ya da o bir çift gözle aynı yere bakarak geçirebilirmişim gibi.

Öte yandan, insanların alışmış olduğu 'ben'le alakalı kaybetmek istemediğim, kaybetmemem gereken birtakım özellikler var. İşte, bugünlerde de bunları öğrenmeye, bu dengeyi kurmaya çalışıyorum. İnsanlarla yine şakalaşıyorum. Hem şimdi daha zevk alarak yapıyorum. İstiyorum ki birisi için iyi bir şey yapayım. Bu çok baskın bir his. İnsan sevince, mutlu olunca içine sığmayan kısmıyla başkalarını da mutlu etmek istiyor belki de. Bilemiyorum. Ama beni tanıyanlara demem odur ki ben durgun değilim; ben, çok iyiyim.

Biraz olsun anlatabildim bence. Daha sık mı yazmalıyım ne? Çok iyi geldi. Bana bu yazıyı yazdırdığın için sana teşekkür ediyorum Murphy. Aklımın o yarısındaki de sensin işte. Ne yapsam, ne etsem oradasın. Bu yüzden ne senin yanında yapmayacağım bir şeyi yapıyorum sen benimle değilken ne de söyleyeceğim bir şey söylüyorum. Bence sen yavaş yavaş beni daha iyi bir insan yapıyorsun. 'Keşke yalnız bunun için sevseydim seni!'.

Sevgiler, saygılar efendim. Sağlıcakla kalın.

19 Aralık 2017 Salı

29

"Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar, oluşurlar." (Elisabeth Kübler-Ross)

Efendim, merhabalar...

Derin bir nefesle başlıyorum ve bu nefese şükür adını veriyorum. Yaşadığım her şey için; beni bugüne getiren herkes ve her olay için; sahip olduklarım ve olamadıklarım için; hayallerim ve hayal kırıklıklarım için; sevinçlerim ve kederlerim için; kazandıklarım ve kaybettiklerim için; olan ne idiyse, ne olmaktaysa ve hatta ileride ne olacaksa hepsi için; bugün şükürle doluyum. Allah'ım, bana yaşayayım diye verdiğin bu hayat için teşekkür ederim. Ben, hala sözümdeyim, yaşamak istiyorum.

2015'teki kırıklardan, 2016'daki hissizlikten sonra 2017 beklenmedik ölçüde güzel bir yıl oldu ve olmaya devam ediyor. Benim doğumumun üstüne güneşin etrafındaki 29. turunu tamamlayan bu dünyada gerçekten hayat olduğuna dair ümitvarım. Şaşkın mıyım? Evet.

Kabul etmek ne kadar zor olsa da kendimle ilgili konularda hep karamsarmışım meğer. İnsanlarla onların sorunları hakkında konuşurken ne kadar olumluyumdur halbuki. Mumun dibine ışık vermemesi, ihlali en zor fizik kurallarından birisi olabilir. Ama bence bu kuralı bozmak bir aynayla mümkün. Evet, bir aynayla... Peki, nedir bu ayna? İnsan. İnsanın ilacı da tıpkı cehennemi olabileceği gibi yine başka bir insan. Geçmişten sadece ders alabilirim. Geleceğin gelip gelmeyeceğini bile bilmiyorum. Elimde sadece bugün var ve bugün bir aynam var. Bunun için ayrıca teşekkür ederim. Bu aynanın adını ironik bir şekilde Murphy koymak istiyorum. Çift anlamlı cümleler için de teşekkürler. Gerçekten çok eğlenceli. :)

***

Bu yıl tanıdığım iki kişiden özellikle bahsetmek isterim. Kayda değer insanlarla dolu olsun istiyorum bu yazı. Bu yıla özgü, tam üç yıl sonra kendimi vererek yazdığım bir doğum günü yazısı için bunu yapmalıyım en azından.

Çiko'yu tanıdım bu yıl. Kendisi tam bir 'deli tirnana' bizim oranın deyişiyle. Zilyon cümle kuruyor ama kendisi hakkında işe yarar hiçbir bilgi vermiyor. Seni iki numaraya yazıyorum Çiko. Adını da yazmayacağım ki yıllar sonra bu kimdi diye düşüneyim(!). Şaka şaka, Çiko deyince aklıma sen gelmeyeceksen zaten beni bi' yerden atsınlar. Tercihen alçak bi' yerden. Yüksek olunca düşmesi zaman alır. Üşenirim ben. Şans bu ya, yerçekimi falan bozulur, havada kalırım. Maceralara bayılırım ama o kadar da değil. Burayı sana okutacağım ve sen de yaklaşık şöyle bir tepki vereceksin garanti: 'yğhhaaa aaağbiiiii hahahahahoğağağa'. Gülmeyi unuttun be Çiko. :) Var ol, var olmaya devam et, hep ama, ol oralarda bir yerde. Teşekkür ederim.

Aynam var bir de: Murphy. Sanki başıma hiç kötü bir şey gelmemiş gibi. Her şeyi yapabilirmişim, tüm zorlukları aşabilirmişim gibi. Dünyadaki tüm taşlar yerine oturmuş gibi. Derin bir nefes alıp adına şükür demek gibi. Utanmak gibi biraz, çekinmek gibi. Anın kıymetini bilmek, susmak gibi. Susabilmek ve bundan rahatsız olmamak gibi. Uykumun düzene girmesi gibi. Sabırsızlanmaktan keyif duymak gibi. Gönül rahatlığıyla her şeye 'olsun' diyebilmek gibi. Tarif edecek kelime bulamamak gibi biraz, şu an ellerimin titrememesi gibi. Beraber bir yapbozu bitirmek, sevilen bir filmi ya da diziyi izlemek gibi. Benim de bir mucizemin olması gibi. Özel harflerin büyük yazılmasının bir sebebi olduğunu fark etmek gibi. Bakışında kitap okumak, gülüşünde sevilen cümlelerin altını çizmek gibi. Yer yer aşk gibi; ama hep sevmek gibi. Kendiliğinden çıkan kahkahalar gibi. Bilmemeyi bilmeye tercih etmek, düşünmeden yaşamak gibi. Mutlak bir huzur, çoklukla mutluluk gibi. Daha güzel şekilde yan yana dizilemedikleri için harflere bağırıp çağırmak istemek, sonra yine onlara sarılmak gibi. Sarılmak gibi, evet, bu dünyadan olmayan bir his gibi. Hazır olmak gibi. Sultan Makamı'nda Sultan'ın Asiye'ye 'Asiye, ben seninle karşılaşacağımı bilseydim, başka türlü yetiştirirdim kendimi.' deyişindeki kendini yetiştirebilmiş olmak gibi. Kendine güvenmek gibi. Bunların hepsini toplasanız yetmezmiş gibi. Bir gün biri gelir ve siz tüm gidenlere teşekkür edersiniz gibi. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim (gibi değil).

***

Bitti mi? Bitmedi. Biter mi hiç? Şimdi kendi içime, benden geriye ne kalmışsa ona dönme ve konuşma zamanı. Bir şeyleri değiştirmek için ilk adımı atıp kabul etme, ardından da bunları iyileştirmek için mücadeleye başlama zamanı. Çok tuhaf ama gerçekten zerre karamsarlık yok içimde. Yeterince zamanla hepsi olacakmış gibi.

Kafamı önüme eğip tüm benliğimle düşündüğümde değiştirmek istediğim çok ciddi üç konu buldum kendimle alakalı. Bunlar bir anda olacak şeyler değil tabii ki; ancak ben o yolda olacağım. Olmak zorundayım. Yoksa ilerleyemem.

İlk ve en önemli konu beni hayatım boyunca aşağı çeken, yardım alamadığım, kimden nasıl yardım istenir, istenir mi onu bile bilemediğim bir konu: değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek. Acayip zor. Öyle böyle değil. O kadar yoğun bir haksızlık duygusu ki bugüne gelmek için adeta savaş verdim. Gerçi bundan üç dört yıl öncesi kadar zor değil. Birtakım umut ışıkları var zamanla en azından büyük oranda halledebileceğime dair. Bu da benim ömürlük yolculuklarımdan birisi olacak gibi duruyor. Bence güzel ve eğlenceli bir yolculuk olacak.

İkinci konu benim deyişimle 'kendi yakamdan düşmek'. Bu aslında birinci maddenin devamı bir nevi ama benim için ayrı bir başlığı hak ediyor. Ne yapsam yetersiz, daha fazlasını ve iyisini yapabilirmişim gibi bir kaygı mı desem, abartma huyu mu desem... Bir saçma ruh hali hakikaten. Bir bırak diyorum kendime, rahat ol. Herkesi memnun edemezsin. Gerçi herkesi memnun etme gibi bir düşüncem yok. Anlatamıyorum işte. Kesin bunun teknik bir ismi vardır da ben bilmiyorum. Boşver kelimesini kullanabilen birisi değilim. Belki biraz onunla alakalı. Bazen boşverebilirsem bu iş olur. Çok riskli. Ama, işte, öyle. Aferin Mustafa, mükemmel açıklayıcı oldun şu an. Buradan yıllar sonraki bana selam ederim. Hala bu kadar zor mu?

Üçüncü konu da olur olmadık yerlerde ve vakitlerde söylenmemesi veya yapılmaması gereken ne varsa onu bulup söylememek, yapmamak. Gerçekten mükemmel ötesi bir dingillik. Hiç tavsiye etmem. Aslında içimden iyi şeyler geçiyor ama ağzımdan bambaşka cümleler çıkıyor. Harika değil mi ama? Değil, evet, bence de. Bunu diğerlerine nazaran daha kolay halledebilirim gibi geliyor bana. En azından bunu önümüzdeki sene içinde halletmiş olmayı umuyorum.

***

Ne tuhaf, bir daha yirmili yaşlarımda doğum günü kutlamayacağım. Öte yandan yirmili yaşları yaşayabilmiş olmak da çok güzel. Ne kadar sakinim şu an... Allah'ım, bunun bozulmasını istemiyorum. Ben elimden geleni yapacağıma söz veriyorum. Hell yeeeaaahhh demek istiyorum ama bir önceki cümleyi düşününce bi' gülme geliyor. Gördünüz, değil mi? Üçüncü maddeye örnek. Ciiiyzıs... :)

Yazıyı bir alıntı ve bir şarkıyla bitirmek istiyorum. Şarkıyı yeni keşfettim aslında. Çok hoşuma gitti: Moğollar'dan Yolum Seninle.

Hoşça kalın güzel insanlar. Selamlar, sevgiler, hürmetler...

"Tek bir kişinin hoşuna gitmek için yazın. Pencereyi açıp bütün dünyayla aşk yaşamaya kalkarsanız zatürre olursunuz." (Kurt Vonnegut)


Beni çağıran uçurum, uçurum oldu sevdan...
Kaçmam...
Yok saklanmam başından-sonundan, korur bizi...
zaman...
Kim söylemiş son diye, olmaz diye, kanar diye...
Anlatma...
Anlamam...

Aşk varken; sözlerinde, düşlerinde, yeniden doğmak gibi nefesinle, çoğalıp sevginle...
İsteme...
Durdurmam...
Kim söylemiş son diye, olmaz diye, kanar diye...
Anlatma...
Anlamam...
Büyüt beni; gözlerinde, ellerinde, yeniden ses oldun sözlerime,
gücün saklı içimde...
Vursunlar...
Ağlamam...

İster bahar, ister ayaz...
Yolum seninle...
Duysun dünya, karşı dursun, düşsün peşime...

Dipnot: Günlük hayatta beni tanıyıp da bu yazıyı okuyacaklara naçizane bir tavsiye: soru sormak yok, süründürürüm. :)