19 Eylül 2017 Salı

Mary and Max

"Sevgili Mary,

Lütfen mektubun yanında yolladığım noblet koleksiyonumu seni affetmemin bir göstergesi kabul et. Kitabını aldığımda beynimin içindeki duygular bir kurutucuya atılmışçasına birbirlerine çarpıp durdular. Hissettiğim acı dudaklarımı yanlışlıkla birbirine zımbaladığımda hissettiğim acının aynısıydı.

Seni affediyorum, çünkü sen mükemmel değilsin. Hiçbir insan mükemmel değildir, evimin dışına çöp atan adam dahil. Gençken kendim haricinde herhangi biri olsam ne iyi olurdu diye düşünürdüm. Doktor Bernard Hazelhof ıssız bir adaya düşsem kendi kendime alışmak zorunda olacağımı söyledi. Sadece ben ve hindistan cevizleri... Kendi kendimi kabul edecekmişim, olduğum gibi, bütün kusurlarımla. Çünkü kusurlarını kendin seçemezsin. Onlar bizim bir parçamız ve onlarla yaşamak zorundayız. Oysa arkadaşlarını kendin seçebilirsin ve ben seni seçtiğim için çok mutluyum. Doktor Bernard Hazelhof ayrıca her insanın yaşamı uzun bir yola benzer demişti. Bazılarınınki sağlam döşenmiştir, bazılarınınkinde ise çatlaklar, muz kabukları, sigara izmaritleri vardır. Senin yolun da benimki gibi ama benimki kadar bozuk değil. Umarım bir gün yollarımız kesişir ve bir şekerli sütü paylaşabiliriz.

Sen benim en iyi arkadaşımsın. Sen benim tek arkadaşımsın.

Amerikalı mektup arkadaşın Max Jerry Horowitz."



23 Temmuz 2017 Pazar

Sayıklamalar

"Bu dünyada hiçbir şey kalıcı değil; sorunlarımız bile." (Charlie Chaplin - Monsieur Verdoux)

İçimde bir sıkıntı var, üstümde bir ağırlık. Uyuyamıyorum. Sayısız kez dönüyorum. Kalkıp dolaşıyorum evde. Işıkları yakmadan mutfağa geçebilirim. Dolabı açıp bir süre anlamsızca bakıyorum ve kapatıyorum. Zaten ışığı da gözümü kamaştırdı. Derin bir nefes alıyorum. Diyaframın üstündeki o eşiği geçen nefeslerden. Kesin bir adı vardır bunun. Öğrenmem lazım. Gereksiz tavafım bitince yatağa dönüyorum. Oturuyorum. Adının yatak olması üzerinde oturamayacağım anlamına gelmez, gelmemeli. Benim canım sıkkın. Gene gelmişler demek ki. Uykum var. Hem şimdi uyumazsam düzenim bozulacak. Hafta içi kendime küfredip duracağım. Yatıyorum, tekrar. Soluma yatmakla ilgili problemlerim var. Halkalar. Halka değil filler. İçimde tepiniyorlar. Sıcak. Sevmiyorum. Olmayacak belli ki. Gece lambasını yakıp kitabıma uzanıyorum. Bir Gün Tek Başına. Bir gün. Kenan, sen tam bir malsın. Senin tek sorunun o ufak dayakla karakoldan sıyrılabilmiş olman. Bak bak, laflara bak. Günsel çekip vursa seni kahkaha atardım şimdi. Sunturlu bir küfürle bundan da sıyrıldın. Suntur. Cümle içinde kullandım. 23 Temmuz 2017 Pazar, gece yarısını biraz geçe. Kapatıyorum kitabı. Tavanı izliyorum, duvarları, kesişen noktaları, gölgeleri. Ne olduğunu biliyorum. Derinlemesine düşünmek istemiyorum. İşime gelmeyecek. Kaçıyorum. İşkence uzuyor. Işığı kapatıp sağıma dönüyorum. Yastığın kılıfını yıkamıştım, kurumuştur. Yarın takayım. Yarın. ... Ne yapıy... Gözümü açıyorum. Saat 07:38. Pazar günü bu saatte kalkılmaz. En azından bu saate dek uyuyabilmişim. Sıkılıyorum. Doğruluyorum. Bir Gün Tek Başına. Dün değil miydi o? Balkona çıkıyorum. Gene sıcak. Bahçede bir kertenkele ilişiyor gözüme. Adını Corç koyuyorum. Kuyruğu kaptırmışsın Corç. Uzun bir gece miydi? Evet evet, benim de. Kahrolası uykum gecikti. Planladığımız saatte planladığımız yerde değildi. Söylesene Corç, adını Nakamura koysam da benle böyle mi konuşacaktın, ha? Ohayogozaymas, Nakamura-san. Çk, Uzakdoğu havamda değilim Corç. Kendime uzağım daha çok. Sen de bir kertenkele için oldukça gevezesin. Şuraya bi' masa mı atsak, ne dersin? Peki, peki, benden de selam söyle. Üzümler neredeyse olacak. Güneş de balkonu geçti. O masa buraya atılacak. Atılıyor. Atıldı. Bunlar yazıldı. MFÖ eşlik etti. Bu ne biçim hikaye böyle...